‘Ben’in işgali

Hakikat algımızın alabildiğine yaralandığı bir çağda yaşıyoruz. Sanal bir dünyanın sosyal bir gerçek olarak sunulduğu, yurtsuzluğun ilkesizliğin neredeyse bir yaşam tarzı haline geldiği, sorumluluk yüklenmenin mutsuzluğun kaynağı olarak görüldüğü, istem ve arzularını tüketmenin özgürlük olarak kodlandığı, farklı olmak adına yabancılaşmanın çoğaldığı anlamdan yoksun bir çağ… Duyarsız, umutsuz, kendi merhametsiz yolunda yürüyen bireyin durumu sömürge olmanın bütün kırılganlığını yaşayan gerçeğimizde ve bu kıyamet zamanlarda bizi fazlasıyla zorlayan bir gerçek…

Varoluşumuzu temel değerlerimizden azade bir duygu ve düşünce dünyasına hapsetmeye çalışan modern dünyanın etkileri her birimizde farklı boyutlarıyla yansıyor çünkü… İstemlerimiz bizi bize ait olmayan bir yaşamın girdabına çekiyor, dilimiz ait olmadığımız bir dünyanın sözcüklerine kodlanıyor, yaşamımız iki dünya arasında gidip gelen bir çizgide arafta duruyor. Varlığımızın bin yıllara dayanan direngen damarlarına karşı yaşadığımız yabancılaşma anlam yitimine neden oluyor. Varolmak, görünmek, onaylanmak, beğenilmek, sevilmek için çırpınan benliğimiz neye göre nasıl bir dünya aradığını sorgulamadan varolana -ki bu da sanal olan- tabii olup yitiyor. Bile bile bu yitimin içinde kaybolmayı seçen hayatlar çoğalıyor. Dayanaklarını araçsallaştıran, kimliğinin bir rol model olduğunun farkında bunu temel değerleri için değil “ben”i için yapan bir realite ortaya çıkıyor. Ve bu “Ben” yedi ay boyunca sofrasında ölüm korkusu ile yaşamayı tercih edebiliyor. Bir haberin ekran yüzünde şiddete maruz kalan anneleri bırakırken, farklı bir dünyanın olduğunu ıspat etmek istercesine “Ben”ine gıpta edenlerin çoğalması için çırpınıp duruyor.

Gözümüzün içine bakan gencecik bedenlerin kazanların altında yaşadığı kıyamet, işgalin tüm yüzyılların tecrübesini kuşanarak üzerimize gelmesi bir haberden, bir yürek burkulmasından ya da bir garip aksiyon sahnesinden başka bir şey ifade etmiyor o zaman. Bunun için mücadele etmek aklına dahi gelmiyor. Oysaki masumiyetini ve samimiyetini cesaretlerine değil dürüstlüklerine borçlu olan ve küçük de olsa bir değere bağlı olmanın duygusunu kuşanan bu bilge çocuklar mücadele etmekten başka çaresi olmadığı için değil, mücadele etmekten başka onurlu bir yaşam olmadığı için savaşıyor. Ve ısrarla savaşın tek bir mevzide değil, olduğun her yerde yaşandığını ve desteğinle kazanılacağını haykırıyor.

Ama işte şimdi de aynı döngü… Çağrılar, işgalin tehlikeleri, analizler birbiri ardına yankılanıyor ekranlarda. Duyarsızlığın, değer bilmezliğin bütün kodları sinsice yaşamımızda mekan kurmuş ama… Bu duyarsızlığın beslendiği kaynak belli. Liberalizm. “Ben”in kendine sevdalı bütün cümlelerini ustaca tekeline alan, sistemine hizmet ettiren liberalizm. İyi niyetini sisteminin çarkları arasında boğan. Farklılık, tercih, entelektüel güç, gösteri toplumu teraneleri ile yapabileceklerinin sınırını belirleyen, yaptıklarını da kendi defterine yazan liberalizm. Senin farkındalığını ben’inin bitmek bilmez arzuları, maddiyatçılığı ile dayayıp döşeyen…İdeolojinin anlamsız olduğunu empoze eden, ideolojik söylemleri marjinalize etmekle kalmayıp değersizleştiren, toplumsallığa ait söylemleri demode bulan, dünyanın bir köşesinde nerede ne yaptığı bilinmeyen birisinden yaptığın bir alıntı ile “ben”ine manşet atan liberalizm. Ağacın kurdu ağaçtandır misali… Seni düşmandan daha fazla zorlayan, anlam yitimini hızlandıran, duyarsızlığı meşrulaştıran, kendini yaşamayı salık veren, yaşadıkça doyumsuzlaşan benliklerimiz ile beslenen, yaşamın anlattığına değil dilin döndüğüne kıymet biçen liberalizm. Onun için de ikiyüzlü hatta çok yüzlü olmakta sakınca görmeyen, kaynaktan beslenip kaynağı inkar etmeyi ustaca başaran, binyılların almanağında hesabını ustaca tutan bir ideoloji liberalizm.

Buna karşı alternatifimiz çok net oysa ki… Ahlaki politik toplum ve demokratik sosyalizm ideolojisi… Bir özgür yaşam perspektifi… Ahlakı toplumun ortak vicdanı, politikayı toplumun ortak aklı olarak ifade eden Rêber Abdullah Öcalan’ın öğretisi… Neden mi anlamıyor ve anlatamıyoruz hakiki olan bu gerçeği? “Ben”imizin işgal altında olması desek… Toprağın, toplumun, vicdanın, ahlakın, özgürlüğün işgal altındayken “ben”in duygu ve düşünceleri de işgal altındadır çünkü… Ve liberalizm bu işgalin başarılı bir yürütücüsü…Anlamak ve aşmak için biraz dürüstlük ve samimiyet sadece. Çünkü farkındayız herşeyin…

Yazarın diğer yazıları