Benzeşmeme savaşı

Sislerin arasından sızan kırmızı ışıklar, ışıltılar…

Bilinmezliğin yarattığı gizli korku…

Taşların arasından usulca sızan su gibi kendinden emin ve gittikçe artan bir tempoda ilerliyor sesler.

Bir yanı çığlık, bir yanı isyan; biraz umut ve hayal.

Her yer savaş kokuyor. Herkes savaşıyor. Neden başladığı ya da nerede biteceği belli olmayan bir savaş. Öylesine derine işlemiş, öylesine emin ki kendinden.

Anlayışsızlık duvarlarıyla birbirinden uzaklaşmış toplum; şehir kalabalıklarından, magazinel dünya anlayışından hoşnut ve mesut, geçmişsiz ve geleceksiz insanlar varken hiç de öyle ayrı, özgün bir neden aramaz ki şiddet.

Şiddet, neredeyse en kutsal değerlerin bile üzerinde, en insani hakların ve ihtiyaçların üzerinde var olan bir kurum şimdilerde. Günümüzde en güçlü şirketlerle ortaklıkları, en çok sermayeye sahip bankaları, binlerce sivil toplum kuruluşu ve milyonlarca sempatizanı olan örgütlere dönüşmüş durumda.

“Askerileşme, militarizm sermaye ve iktidarın en keskin örgütlü kolu olduğuna göre, toplumu en çok hükmüne, kafesine kapatan kurum olması işinin doğası gereğidir.”

İşte sorun burada başlıyor. Toplumun sırtında, en keskin propagandayla asalakça duran, sömürüye doymaz bir örgüt. Tabii, toplumun en yaşamsal kaynaklarını bir sünger gibi çekip kurutan böylesi bir örgütün halkı savunma gibi bir derdi yoktur ve olamaz da.

Öylesine güzel gizleniyor ki esas amaç! Gerçek muhataplarının bu gerçeği görmemesi için her o kadar kapsamlı çalışmalar yürütülüyor ki!

Toplumun tüm sorunlarının temelinde yer alanın gasp ve talan üzerine kurulu asker/ordu düzeninin olduğu gerçeğinden hareketle toplumun ordunun varlığına şükretmesi değil yaşadığı her türlü hak ihlali ve mağduriyetinin hesabını ordudan sorması gerekir. Ordu ve bağlı olarak askerlik kurumu, toplumun yarattığı değerlerin gasp edilmesi için oluşturulmuş bir kurum.

Demek ki askeri ve askerliği yücelten, evlatlarını feda eden halkın kendisi maddi ve manevi değerlerini askerliğe bedel veriyorlar. Emeğiyle, alın teriyle kazandığını, boğazından eksilttiğini mağduriyet pozisyonu ve propagandayla bu sistemden kazanan elit bir kesime kaptırıyor.

“Savaş, normal yaşamın, insan ilişkilerinin ötesinde bir durum olduğuna; zor ve yok etme olayı olduğuna göre savaşı yürüten gücün özelliklerinin, karakterinin buna göre olması veya şekillenmesi gerekiyor. Niye? Toplum üzerinde baskı uygulayabilmek, şiddet kullanabilmek; hem bunu yapabilecek hem de buna güç getirecek bir düzey kazanabilmek için. Yani hem baskı, zor uygulayabilecek, karşıdakini imha edecek bir iş yapmayı kendine yedirecek hem de onu yapabilecek, yapma gücü kazanacak bir pozisyonda olmak bunu gerektiriyor.”

Askerde çoğunun aklı havada dediği gençlere ilk öğretilen bu oluyor. Birisini öldürmek. Bir can almak. İşin aslını astarını bilmeden önceden oluşturulmuş düşman öbeklerine karşı sistemli bir şiddet hareketinin güçlü, sarsılmaz bir neferi olarak en zor koşullar altında insan öldürmeye ayarlı robot olmak.

İçinde sorgulama yok. İçinde düşünce yok. İçinde özgür irade yok. İçinde salt ve kuru itaat.

Bu yüzden savaş çığlıkları atan, linç kültürüyle nefes alıp veren toplumlarda katliam kültürü ahlaki ölçülerin merkezinde yer alır. Ahlaksızlık, genelin kabul ettiği ahlakın yerini alır.

Bugün, hukuk üstünlüğüne dayalı dünya sisteminde ahlakın geçer akçe olmamasının bir nedeni de budur. Ulusa, devlete yönelen saldırı adı altında propaganda edilen yalanlar bunun içindir. Toplumu toplum yapan maddi ve manevi kültürü yok etmek içindir.

Bu nedenle işgal ve saldırıların bizi iktidar erklerine benzeştirmemesi için daha yoğun bir çaba sarf etmemiz, kendi değerlerimize bağlı kalmamız gerekiyor. Unutmayalım ki beyni ve yüreği binlerce genç, ahlaki ölçülere bağlılığın göstergesidir ve onların hepsine borcumuz var. Ancak ideolojik, ahlaki ölçülerimizi koruyabildiğimiz kadar bu borcu ödeyebiliriz.

Yazarın diğer yazıları