Beşir‘in kardeşi sandık demokrasisini de götürdü

Sevgili Ahmet Altan, “diktatörlerin nihai kaderleri olan hapishane duvarları veya darağacının gölgesini hissedince, kaçışı kurtuluş sanan katilin yakalanacağını anlayınca silahına sarılıp davranması“ yeni cinayetler işlediklerini yazıyordu.

Recep Erdoğan da, Kürtlerin yerel seçimler aynasına yansıyan gücünü görünce gidiciliğini görüyor ve “kardeş diktatör Beşir“in kederini içine gömerek, kendi “bek’ası“nın peşine, öte yandan Bilal için, sıfır sermaye ile yarattığı vakıf ormanının derdine düşüyor panikliyordu. Beşir’in başına gelenler kafasında canlandıkça kendinden geçiyor ve emrinde amade duran Yüksek Seçim Kurulunu (YSK) tabanca niyetine kullanıp yeni yeni hukuksal cinayetler işliyor, Türk tipi demokrasinin “alameti farikası“ olan seçme ve seçilme hakkını, bir atışta yere seriyordu.

Kalpazanlıktı. Ama diktatöre, bu yakışıyordu. Seçimden kazanamadığını YSK eliyle, Kürtlerden gasp ve talan ediyordu.

Kardeş Beşir acısı da, tam bu süreçte kalbinde yara açmıştı. Ha Beşir mi? O Sudan’ın 30 yıllık diktatörüydü. Kendisi, ülkesini soyan diktatörler soyundan geliyordu. Sonradan görme sayılı bir katil, çağın tükürülesi başlıca yüzlerinden biri.

Recep Erdoğan‘la kardeşliği de teşkilattan gelmeydi. “Müslüman Kardeşler“ teşkilatıyla ortak bağları nedeniyle kardeşti.

Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesince, Darfur bölgesinde soykırım yapmaktan yargılanıp mahkum edilmişti. Görüldüğü yerde tutuklanmak üzere aranırken, Recep, 2009 yılında bu teşkilat kardeşine kucak açmış, Ankara’da ayaklarının altına kırmızı halılar sererek, onu karşılayıp ağırlamıştı. Böylece Beşir, kırmızı halılara basarak yürüyen, yer yüzünün ilk soykırımcısı unvanı almıştı.

Recep Erdoğan, daha sonra, Avrupa Birliği “onu bizden isterken, biz sadece güldük geçtik” diye övünecek ve 2017’de onu bir kere daha kırmızı halılarla karşılayacaktı.

Recep Erdoğan, Avrupa mahkemesinin “katili bize ver“ isteğine bu kez, “siz işinize bakın“ cevabını verecek ve bu kucaklamaya karşılık olarak, emperyalist yayılma amaçlı askeri üs kurmak üzere, Kızıl Denizdeki Savakin adasını Beşir’den alacak, tarım için arazi kiralayacak, petrol arama anlaşması imzalayacaktı.

Recep Erdoğan, seçim sandığında darbe yerken, bu cömert kardeşi kaybetmenin kederini yaşıyordu. Aslında bu ilk değildi. Mursi kardeşin Mısır’da su başlarını tutması için, kampanyasına destek olarak, yol gösterecek uzman ve para göndermişti, Erdoğan. Ancak Mursi aç gözlü çıkmış, vaktinden önce hırsızlık, yolsuzluk kapılarını açmakla kalmamış, Kıpti kitleyi hedef alan ırkçılığa da başlayınca, General Sisi tarafından darbelenmiş, ait olduğu yere hapishaneye sokulmuş, ama kendisi kardeşinin yardımına koşma yerine, bağırıp naralanmakla kalmıştı.

IŞİD gözleri, önünde Kürtlerce darmadağın edildiğinde de öylece seyirci durmuş, tehditler savurmakla kalmıştı. Ve şimdi, General Beşir kardeş sıradaydı.

Kadınların geçen yıl, ekmek ve tüp gaz zamına karşı başlattıkları gösteriler, cinayet, işkence ve tutuklamalara rağmen söneceğine, harlanarak büyümesi üzerine, Recep Erdoğan’ın Hulusi Akar‘ı konumundaki Generali Ahmed Bin Avf, Beşiri babasının malı gibi yerleştiği Sarayda yakalamış, kelepçeleyip bağırta bağırta hapishaneye göndermişti.

Ve Recep Erdoğan, bir kardeşi daha kaybetmiş, ama bu kez “darbe var“ dile diyememiş, kuyruğunu kısmış, kuytuda, YSK tabancası ile Kürtleri darbelemekle meşguldu, çünkü…

Recep Erdoğan’ın Mafyoz diktatörlüğünde, Kürtlere ve Türklere diye iki hukuk, hatta iki kanun yürülükteydi. Kürtlere ilişkin hukuk, Recep’in televizyon konuşmalarıyla şekilleniyor, emri alan polis, asker ve adli memurlar gerekeni yapıyorlardı. Bu hukuka uygun olarak yalnız seçilenler değil, seçenler de mahpustu.

O nedenle, Kürtler Mart sonunda yapılan seçimler için yepyeni kadrolarla orta çıktılar. Adayları, YSK onayından da geçti. Seçimler oldu. Aradan iki hafta geçti. YSK, Recepsel bir emirle, Recep Erdoğan imzalı ferman (Kanun Hükmündeki Kararname-KHK) gereğince işten atılmış, görevden uzaklaştırılmış kamu çalışanlarının seçilme hakkı yoktu. Seçilmiş varsa, bu geçersizdi.

Bu hilekarlık, seçimi tuzak düzeneğine çevirmeydi. İnsanların adaylıkları sakınca yok diye onaylanıyor, ama seçilince sakınca var deniyor. Bu devlet adına tuzakçılıktır. Kalpazanlık…

Oysa, benzer kararname ile işten, meslekten atılmış, ama parlamento üyeliğine seçilmiş, en az on kişi vardı. Bunlar, devlet adına yasa yapıyorlardı. Ama parlamento seçilenlerle aynı şartlar altında olanların, belediye yönetimine seçilmesi, emirle men ediliyor, mazbataları verilmiyordu.

Bunun hukukla ilgisi, alakası yoktu. Hak, özgürlük gasbıydı, bu. Adeta General Beşir kardeşin acısına karşı, Kürtlere kötülük yapmak, bununla avunmaktır, olanlar. Türk tipi demokrasinin iftiharı, coşkunca övgüsü olan “seçimsel demokrasi“nin Kürtlere yasaklanması, bu olgunun pisliğe yatırılarak yok edilmesi, ortadan kaldırılmasıdır yaşananlar. Recepsel diktatörlüğün yeni halleri..

Beşir’in kardeşi, seçimle alamadığını kalpazanlıkla ele geçiriyordu. Kürtlerin irade ve kişiliklerinin yansıması olan oylarını çalıp, temsilcilerini saf dışı bırakıyordu, Beşir’in kardeşi. Adliye hizmetlerinin emir altı olduğu, beğenilmeyen kararlar veren yargıçların sürüldüğü, meslekten atıldığı, parti başkanı da olan cumhurbaşkanının savcılara, yargıçlara emirler verdiği bir yerde, YSK da, bu hırsızlık, talan ve kalpazanlığın aleti, seçimsel demokrasiyi yok eden tabancaydı.

Olanlar budur. Kürtler, seçime girebilir ama, seçilmeleri yasaktır, Recebiye’de.

Ha, Recebin kaderi, Beşir’in akibetiyle birleşir mi? Böyle bir şey, katırın doğurmasıyla eş değerde mucize olur. Türkler suskun ve melul ucuz domates, biber duasında. Onlara göre Recep Tanrısal bir kader. Kimse anlamıyor, ama “iyi de Kur’an okuyor“ gibi yapıyor.

Helal olsun ona köşkler, saraylar…

Yazarın diğer yazıları