Beyaz Leçekli Anneler – Elif AKGÜL  ATEŞ

Türkiye hapishanelerinde devam eden, insanlık tarihinin en yaygın katılımlı açlık grevleri, iki mevsimi geride bıraktı.

Dile kolay, iki mevsim… Neler sığmaz ki iki mevsime!

Sevgili Leyla bedenini açlığa yatırarak bir anne ve kadın olarak bu tarihi direnişe başladığında, o gün kaç cenin düştüyse ana rahmine, iki aya kalmadan hayata gözlerini açacak hepsi. Bu arada sonbahar kış derken, cemreler düştü havaya, suya, toprağa; dallarına su yürüdü ağaçların, tomurcuklandılar, yaprak verip meyveye durdular.

Kuzeyden güneye göç yoluna düşen kuşlar geri döndü.

Ve daha neler…

Evet, hayat tekamül halinde akıp gidiyor. Yeni doğuşlar, yeni başlangıçlarla. Hayatın bu doğal akışı içinde, bir bütün toplumun bedenine, çelikten bir zırh gibi geçirilen tecridi kırmak için, binlerce insan bedenlerini mevziye sürerken, 30 Nisan’dan bu yana otuz tusak, eylemlerini ölüm orucuna dönüştürmüş oldu.

Aslında sergilenen bu büyük fedakarlık karşısında, ahlaki ve vicdani olarak sınavdan geçtiğimiz günlerdir, yaşadığımız.

Hayatımızın akışı içinde, bizi derinden sarsarak, büyük acılara ve yıkımlara neden olan pek çok olaya tanıklık ederiz. Herhangi bir durumda yaşadığımız yetersizlikler nedeniylede olsa, bizim de sorumluluğumuz varsa, üzüntü ile birlikte, suçluluk ya da utanç hissederiz. Bu, ahlaki ve vicdani bir durumdur, içsel sesimizin harekete geçmesidir.

Gandi, “Her sabah kalktığımda kendi kendime şöyle söz veririm; dünya üzerinde vicdanımdan başka hiç kimseden korkmayacağım,” diyordu. Aslında, vicdan korkusu diyerek insanın zamanında yapamadıkları karşısında, nasıl bir ruhsal azapla karşı karşıya kalınacağını en yalın şekilde dile getiriyordu. Yine, “Kimsenin haksızlığına boyun eğmeyeceğim. Adaletsizliği, adaletle yıkacağım ve mukavemet etmekte ısrar ederse, onu mevcudiyetimle karşılayacağım,” diyordu Gandi.

Bugün Türkiye zindanlarında hüküm süren, mutlak adaletsizlik, hukuksuzluk ve keyfiliğin diğer adı tecrittir. Bu aynı zamanda tüm topluma karşı bir saldırı halidir. Nitekim bu gün artık hiç kimse için geçerli bir hukuk yoktur. Her şey muktedirlerin iki dudağı arasında, buyruklarla, fermanlarla şekilleniyor. Ve toplum bir bütün tecride alınırken, kayyumla yönetme bir sistem olarak inşa ediliyor.

Binlerce tutsak ve dünyanın birçok merkezinde yüzlerce insan, bu mutlak adaletsizlik ve hukuksuzluk haline, Gandi’nin deyimiyle, kendi mevcudiyetleriyle karşı koyuyor. Bu tablo karşısında yaşanan dilsiz suskunluk ve kör kalma hali ise bir insanlık utancı olarak tarih sayfalarında yerini alacaktır.

Evet, sorunun muhatabı siyasi iktidardır. Fakat siyasi iktidarı çözüme zorlayacak olan da, örgütlü direniş ve toplumsal baskıdır. Dolayısıyla, sorumluluk öncelikle demokratik çevrelerindir. Doğal olarak direnişi sürdürenlerin çağrısı da bu kesimleridir. Bunu, kendini iktidar karşısında konumlandıran herkes bilmektedir. Ancak bu gerçekliğe rağmen, iki mevsimi geride bırakan açlık grevlerine karşı duyarlılık ve refleks yeteri düzeyde gösterilemedi.

Özellikle Beyaz Leçekleriyle sokaklarda, hapishane önlerinde yalnız başlarına direnen annelere yönelen ve insanlığın yerleşik değerlerini hiçe sayan saldırganlığa kayıtsız kalmak, ahlaki ve vicdani açıdan bir çöküşün göstergesidir.

Zulme sessiz kalınıp, itaat edildikçe, ya da seyircisi kalındıkça farkında olmadan, dehşet verici kötülüğün bir parçası haline gelinir. Maalesef böyle bir tablo ile karşı karşıya kaldığımızı söylemek, hiç de haksızlık olmayacak.

Beyaz Leçekli Anneler, bedenlerini açlık grevine, ölüm orucuna  yatırmış olan çocukları ölmesin ve bir an önce bir çözüme ulaşılsın diye çırpınırken, yalnızca şiddet görmüyor; tacize uğruyor, her türden hakarete ve kötülüğe maruz kalıyor. Annelerin şahsında insanlık onuru ayaklar altına alınıyor, çiğneniyor.

Her annenin temel önceliği, yavrularını koruma ve yaşatmaktır. Annelik bütün toplumlarda, bütün kültürlerde aynı hissiyata sahiptir. Çocuklarıyla ilgili olaylar söz konusu olduğunda, yaşadıkları acının bir tarafı değil, olaylar karşısında o acının gerçek sahipleri olarak yerlerini alırlar. Bu, anneliğin değişmez hakikatidir.

Beyaz Leçekli Anneler’in yaptığı da budur. Onlar da yaşanan acıların tarafı değil, sahibi olmanın hissiyatıyla davranıyorlar. Beyaz Leçekleri barışa, özgürlüğe ve adalete çağrıdır.

Temizliğin, berraklığın, şeffaflığın sembolüdür Beyaz. Işık tayflarını somurmaz, kara gibi. Bütün renklerin kendini özgürce yansıtmasına kaynaklık eder. İşte, özgürlüğün kaynağı beyaz, annelerin Leçekleriyle bütün sokakları, meydanları beyaza bürüdüğü oranda yaşam kazanabilir; barış yakınlaşabilir, adalet kazanılabilir.

Şimdi, artık kaybedecek zamanın kalmadığı gerçekliğiyle yüzyüzeyiz. Yaşadığımız her an, gerçek manada bıçak sırtıdır. Açlık grevleri ve ölüm oruçlarında istenmedik bir durumun yaşanması halinde, vicdanını yitirmemiş hiç kimse sorumluluktan kurtulamaz.

Zamanında yerine getirilemeyen bu sorumluluğun bedeli ise, hiç şüphesiz bir ömür taşınacak utanç ve de insana huzur vermeyecek vicdan azabı olacaktır.

Örgütlü ve organize kötülük mutlaka kaybedecektir. Aslolan bunun bir an önce, annelerin yüreğine ateş düşmeden yaşanmasıdır.

Yazarın diğer yazıları

    None Found