Beyaz tülbentli annenin korkularla dansı – Dr. Abdullah POLAT

Leyla Güven’in öncülüğünde Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması için başlatılan açlık grevi altıncı ayını geride bıraktı. Otuz zindan direnişçisi de bunu ölüm orucuna çevirerek devam ettiriyor. Açlık grevindeki çocuklarına bir ses olmak ve duyarlılık yaratmak için annelerin feryatları ciğerleri yaksa da, sistemin kolluk kuvvetleri pervasızca karşılık veriyor.

Faşizmin en çıplak ve hoyrat biçimi bu olacak ki, Beyaz Tülbentli annelere bile tahammülsüzlüğü, sokak ortasındaki işkenceyi çoğumuz sadece “izliyoruz!”. Tıbbi ve sosyolojik bağlamıyla eşdeğer olarak psikolojik manasıyla da çok kritik bir aşamaya gelmiş olan süresiz dönüşümsüz açlık grevleri, herşeyden önce önemli bir aciliyet teşkil etmektedir. Bu aciliyetin en önemli kriteri de “anlam verme” kriteri olduğudur. Psikolojik/Psikyatrist bağlamıyla açlık grevindeki insanların böyle bir kararı almalarının sebeplerinin en başında aktüel olarak siyasilerin çözmekle mükellef oldukları konulardır.

Özellikle açlığa yatan bedenin açlıkla beraberinde çok büyük bir yıkımı getirdiği bir gerçek. Bu da hemen her gün kişinin vücudunda belli bir miktarda dokunun yitirildiğini ve duyulan ihtiyaç kadar dokunun tekrardan oluştuğudur. Açlık grevindeki insanların özellikle doku oluşumunda ihtiyaç duyulan ve hayati önem taşıyan belirli mineralleri, vitaminleri, enerjileri, yağları ve proteinleri red ettikleri için bu da vücudun bitkinleşmesinde önemli ölçüde rol oynuyor.

Özellikle zindanda olan çocuğunun eriyen bedenini gören beyaz tülbentli bir annenin çığlığı, insanlığı sorguluyor aslında. Sistemin yok saydığı, insan yerine koymadığı, hak ve hukuka reva görülmeyen, varlığından bile aciz olunan ve belki de meta olarak dahi kayda değer görülmeyen beyaz tülbentli annenin haykırışına bu kadar despotça saldırı, her başkaldırıda olduğu gibi bu yürüyüş ve uyanışta da sömüren devlet sisteminin iflası anlamına gelmektedir. Erdoğan rejimi bütün korkularını bastırmıştır. Korkuları sürekli bastırmak psikolojideki karşılığı sadece hüsrandır.

Öyle ki, korku ve kaygı bozukluklarını genelde beş grupta toplayabiliyoruz: Fobiler, panik bozukluk, genellenmiş kaygı bozukluğu, obsesif/kompulsif [takıntı (düşünsel / bilişselzorlantı (davranışsal)] ve travma sonrası stres bozukluklarıdır. Bunlar, korku ve kaygı temelli bozuklukları temsil ederler ve birbirleriyle de örtüşürler. Korku ve kaygı bozuklukları, bir duygu-durum bozukluğu olan depresyon ile de örtüşür. Kaygı bozukluğuna mutlaka bir miktar depresyon da eşlik eder. Genellenmiş “kaygı“ bozukluğu şu andaki sistemde çok çıplak gözle görülmektedir. Öte yandan yıllardır korkularla, yasaklarla, binlerece adaletsizliklerle, baskıcı ve asimilasyon politikalarıyla boğuşan bir kadın, sokak ortasında onların korku imparatorluklarıyla dalga geçercesine kenetlenmiş özgürlük baharına. Anlaşılması gereken yılların korkusu bu halkta geri tepmiştir.

Önemli olan koruma güdüsünün ve savunma mekanizmalarının sağlığıdır. Koruma güdülerinin sağlıklı olduğu sürece hem bireysel hem de dayatmacı konularla ilgili korkmak için birçok sebebiniz de ortadan kalkar. Korku sebeplerini ortadan kaldırmak veya onarmak-dönüştürmek korkulardan özgürleşme yolunda doğru bir adımdır. Korkuyu olumlamak korkunun kalıcı olmasına sebep olur.

Bir korkunuz varsa “Korkuyorum” demek yerine “Korkmak yerine cesareti/ sevgiyi/ yüzleşmeyi/ özgürlüğü seçiyorum” diyerek korkulardan arınmaya başlayabilirsiniz. Niyetinizi belirttikten sonra enerjiye ve hayatınıza da yön vermiş olursunuz. Bunun yanı sıra bu annelerinin de yapabildikleri birçok olumlama ile kendilerini korkulardan özgürleşme yolunda koşullandırabilmeleridir.

Bu annelerin tavrında ayrıca şu ilginçlik çok dikkat çekicidir; yıllardır kendilerini korku imparatorluklarıyla bastırmaya çalışan unsurlar, varlıklar, kişiler ve durumlar ile yüzleşmeden kesinlikle kaçmayıp ve kendi kabuğuna çekilmeyip, tam tersiyle karşılık vermişlerdir. Şayet farklı olsaydı o korku kalıcılaşır ve içinde çıkılmaz bir ruh bozukluğuna sebep olurdu.

Ayrıca bu başkaldırıdaki davranış biçimi bir annenin kendisini bekleyen tehlikeyi ve korkuya bürünmüş o öcü karekterlerine karşı, dimdik durarak ve üstüne yürüyerek, iyi tanıyarak boşa çıkarmıştır. Yani korku burada yenilmiştir. Burada bir illüzyon söz konusu değildir.

Haksızlığa ve zorbalığa karşı direnmek bir cesaretin en yalın hali olarak görülür. Bu da bireyin yaşama olan sevgisiyle ölçülür. Cesareti kokuya karşı verilen en büyük eylem olduğunu belirten Mark Twin cesaretin korkuya direnmek olduğu gibi korkunun hakimi olması ve korkunun yokluğu olmadığını söyler. “Eğer bir yaratığın bir yanı ödlek değilse, ona cesur demek zaten iltifat sayılmaz.“

Bu yüzden bu eylemin toplumsal, tarihsel olduğu kadar sosyolojik, psikolojik kavramları da içinde barındıran derin bir anlama sahiptir.

“Kendi varlığını bile amacına feda edebilen insan iradesine karşı hiçbir şey direnemez“ der Benjamin Disraeli. Yani yaşadıkları çok geçmişli evreleri onları hali hazırda bireyin psikolojik ve ruhsal iflası denebilecek bir serüvenciliğe sevk etmekten ziyade tam aksine öz güçlerine güvenerek bir irade savaşıyla, bunu dışarı vurmuşlardır.

Haksızlığa ve zorbalığa karşı direnmek bir cesaretin en yalın halı olarak görülür. Bu da bireyin yaşama olan sevgisiyle ölçülüdür.

Yazarın diğer yazıları

    None Found