Bir bakan, bir mahkeme: işte Türkiye’nin özeti

Cihan DENİZ

Bir ülke düşünün ki, ülkenin en büyük ikinci silahlı gücü olan ve elindeki teknik ve fiziki imkanlarla tüm vatandaşların evinin içine kadar burnunu sokabilen polisin bağlı olduğu bakan, katıldığı bir televizyon programında “Her şeye Anayasa Mahkemesi’nin gözüyle bakıyor değilim, kimse kusura bakmasın” diyebilmektedir.

Bakan, verdiği birçok karar ile aslında kendi ile ulusal ve uluslararası insan hakları normları ve değerleri ile çelişen Anayasa Mahkemesi’ni kolayca göz ardı etmektedir. Özcesi, Türkiye’yi yönetme iddiasında olanlar nezdinde Anayasa ve Anayasa Mahkemesi bağlayıcılık özelliğini tamamen kaybetmiştir.

“Anayasa Mahkemesi’nin gözüyle bakmıyorum” sözü, Anayasa’da yazanlar, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar beni bağlamaz, ben kendi bildiğimi okurum anlamına gelmektedir.

Aslında bu bir itiraftır. İçişleri Bakanı’nın gözünde Anayasa’nın, Anayasa tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin bir değeri olmadığının, normal bir demokraside en nihai karar mercii olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararların bağlayıcılığının olmadığının itirafıdır. Bu kişiye göre Anayasa tarafından güvence altına alınmış haklar ve özgürlükler ile mahkeme kararları devletin gücü karşısında boş sözlerden başka bir anlam ifade etmemektedir.

Bakan, aslında faşizmin en önemli teorik dayanaklarından olan “güçlü olan haklıdır” (might makes right) ilkesini ne de güzel özetlemiş. Bakan adeta tüm bir devlet gücü arkamdayken, bana bağlı büyük bir polis gücü varken, ne söylesem, ne yapsam doğrudur; o veya bu yasa benim yaptığımı yanlış kılamaz, o veya bu mahkeme aldığı kararlar ile  benim söylediğimin karşısında duramaz demektedir.

Türkiye asgari düzeyde bile olsa işleyen bir demokrasi olsaydı, böylesi bir söz büyük bir siyasi skandala yol açardı. Bir siyasetçinin bırakın söylemeyi aklından bile geçirmemesi gereken böylesi bir söz karşısında hukuk örgütleri başta olmak üzere tüm kamuoyu ayağa kalkardı, köşe yazarlar günlerce bu konuyu köşelerinde işlerdi, gazeteler günlerce bu konuyu manşetlerine taşırdı, siyasi partiler bu sözleri söyleyen bakana meclisi dar ederdi. Bu sözlerin sahibi bakan ise sonunda istifa etmek zorunda kalır ve Yüce Divan’da yargılanırdı.

Ama burası Türkiye olduğundan işler burada böyle ilerlemiyor. Bakanın içi rahat olsun kimse bu sözlerden rahatsız olmuyor, kimse kusura bakmıyor. Ne kamuoyu ayağa kalkıyor, ne basın bu konu üzerine eğiliyor, ne siyasi partiler bu konuyu gerektiği gibi işliyor; ne meclis bu sözler karşısında kılını kıpırdatıyor ne de bu bakan söylediklerinin yanlış olduğunu fark edip en azından bir düzeltme yapma gereği duyuyor.

Niye duysun ki, aynı bu bakan yaklaşık bir yıl önce polise açıktan işkence yapma talimatı vermişti. Bu sözler sonrasında ne olmuştu? Koca bir hiç. Olan bakanın bu sözlerini talimat kabul eden polisin Türkiye’nin dört bir yanını açık bir işkencehaneye çevirmesidir.

Mahkemeler ise ülkenin işkencehaneye çevrilmesine sözde “yasal” kılıflar bulmaktadır. Tam tencere yuvalanmış kapağını bulmuş misali mahkeme, bu bakana bağlı bir polis hakkında  işkence yapmaktan açılan davada emsalsiz bir karara imza atmıştır. Mahkeme, benzer birçok örnekte oldu gibi işkence yoktur kararı vermemiştir. Mahkeme daha da kötüsü,  gözaltına alınan kişinin polisin şiddetine uğradığını kabul etmiş ama bundan dolayı polisin cezalandırılmasına gerek olmadığına hükmetmiştir. Tıpkı bu bakan gibi işkenceyi şartsız koşulsuz yasaklayan iç ve uluslararası hukuka göre bakmayı reddeden mahkeme,   kararında “hiddetli elemin etkisi altında darp yoluna başvurmuş” denilerek sadece polis beraat ettirilmemiş ama aynı zamanda işkence eylemine “hukuki” bir kılıf bulunmuş, onu meşru bir eylemmiş gibi göstermiştir. Polisin gözaltına alacağı kişilere yapacağı işkencenin önü açılmıştır.

Bu söz, bu mahkeme kararı aslında çok “samimi” bir şekilde Türkiye gerçeğini yani Türkiye’de neyin olduğunu ve tersinden neyin olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye’de olmayan demokrasidir, insan haklarıdır, özgürlüklerdir. Olan ise faşizmdir, keyfiyettir.

Ve bunlar, sadece ülke sınırları içinde kalmayıp, komşularından başlayıp tüm dünyayı tehdit eder hale gelmiştir. İçte kendi hukukunu bu kadar rahat çiğneyen, en temel insan hak ve özgürlüklerini pervasızca ayaklar altına alan bir rejimin, kendi sınırları dışında uluslararası hukuku gözetmesini, eylemlerinde kendini insan hak ve özgürlükleri ile sınırlandırmasını beklemek en iyi tabirler büyük bir saflık olacaktır. Nitekim gözlerimizin önünde her gün yaşanan, görmesine ve bilmesine rağmen tüm dünyanın sessizce ve tepkisiz bir şekilde izlediği tam olarak budur.

Yazarın diğer yazıları