Bir başka hafıza HEYKELLER !

Heykel, sömürgeciliğin bellek silme operasyonuna karşı en etkili yoldur. Onların bizi vurduğu noktadan kendimizi onaracağız. Nasıl ki onlar kendi heykelleri, anıtları ve büstleriyle bizim belleğimizi tahrip ettilerse; biz de tam da aynı yoldan kendi belleğimizi tazeleyeceğiz…

SAİT ÖZTÜRK / HEİLBORN

Frankfurt Newroz kutlamasında açılışı yapılan Demirci Kawa heykelini yapan heykeltraş Doğan Demir, uzun yıllardır Almanya’da yaşayan bir sanatçı. 12 Eylül’de tutuklanan ve cezaevinde kaldığı sürede ekmek içi ve tutkaldan satranç taşı yaptığını dile getiren Demir, bu yeteneğini ve tutkusunu uzun yıllardır yılmadan devam ettiriyor. İstediği taşlarla çalışmak ve heykel yapımı için gerekli olan malzemelere yüksek maliyetler nedeniyle ulaşamasa da, sanatını devam ettirmek için zorlu bir mücadele vermiş. Sanatçı Doğan Demir ile konuştuk.

Sanat hayatınız ne zaman başladı?

1960 Malatya doğumluyum. Erken denebilecek bir yaşta İstanbul’a göç ve politik süreç yüzünden karmakarışık ve kesintilerle devam eden eğitimim (ve tüm hayatım) 12 Eylül’den önce kaçak duruma düşmem ve iki yıl sonunda tutuklanarak beş yıl hapis yatmamla paramparça oldu.

Hapis hayatımdan sonra geçinmek için, epeyce zaman basın ve reklam dünyasında çalışmak zorunda kaldım. Ama aklım hep sanat yapmaktaydı. Nerde bir heykel görsem; nasıl yapıldıklarını düşünür, kendimi koca koca mermer blokları yontarken hayal ederdim. Heykele olan bu tutkum ile para kazanmak için çalışmak zorunda olmak arasında senelerce bocaladım. Bu çok acı verici bir süreçti.

Öte yandan üniversite okuma hakkım elimden alınmış, yeniden sınavlara girmem bile ‘terörist’ olduğumuz gerekçesiyle engellenmişti. Yani sanat akademilerine gidemezdim. Tek şansım kursa gitmek ve iyi bir heykeltraşın atölyesine kabul edilmekti. İş yaşamımın en iyi olduğu bir dönemde kararımı verdim: Ömrümü para için harcamayacağım ve en çok yapmak istediğim şeyi yapacağım.

Bu kararı verdiğim sabah kendimi müthiş özgür hissetmiştim. Sadece profesyonel iş hayatımı bitirmeyecektim, İstanbul’u da terk edecektim. Ailemin yaşadığı Side’ye yerleştim. Minimalist bir yaşama başladım. Böylece bütün zamanımı sanata verebilecektim.

İlk olarak çizim yeteneğimi geliştirmeyi ve bütün plastik sanatların temeli olan desen konusunda kusursuz olmayı hedefledim. Artistik anatomi ve figüratif çizimde ustalaşmayı amaçladım. Şansım o kadar yaver gitti ki, kısa zamanda bu konuda bulabileceğim en iyi kursu buldum. İki yıl sadece çizdim. Delice çizdim. Çizim yeteneğimi daha da geliştirdim. Bu arada sanat tarihi konusunda okumadık kitap bırakmadım. Sanat tarihi ufkumu açtı ve sanat anlayışımı oluşturdu.

Heykel yapmaya başlamanız da hemen olmamış anladığım kadarıyla…

Evet, olmadı. Bana gerekli olan tek şey, teknik olarak, heykel yapmanın bütün inceliklerini öğrenmekti. Bunun için senelerce heykel kursu aradım. Bunun için Bodrum’a taşındım. Fakat mermer ve taştan heykel yontmak üzerine bir kurs bulamadım. Herkes işin kolayına kaçıyordu. Bir sürü insan da kilden modeller yaparak heykel yapıyorum diye kendini kandırıyordu. Bir gün sanat akademisinden emekli olmuş bir heykeltraşın atölyesine gittim. Heykel tutkumu, son yıllarda yaşadıklarımı vs anlattım, büyük bir saflıkla. Ve kendilerinden kurs istediğimi söyledim. Bana tek bir olumlu söz söylemedi, bu tutkumdan vazgeçirmek için her şeyi söyledi. Bu arada yaptığım çizimlere bile bakmadı. Oradan çıktığımda gözümden öfke şimşekleri çakıyordu. O günkü öfkem tutkumu daha da pekiştirdi.

Böylece kendi kendime heykel yapma hikayem başladı. Ev sahibim demirciydi. Aletlerimin tümünü o yaptı bana. Taşları ise köyün orasında burasından topluyordum. Evimin önü kısa zamanda bir atölyeye dönüştü. Büyük bir zeytin ağacının altında akıl almaz bir hırs ve istekle gün boyu heykel yapıyordum. Ben çalışırken köyün kadınları ve çocukları etrafıma toplanıp seyrediyorlardı. Kimisi çay, kimisi gözleme vs getiriyordu. Komşum Zeynep ablanın “Sen işine bak, ben sana yemek veririm!” sözü ve desteği asla unutulmaz. Bir figür ortaya çıktıkça onların yüzünde oluşan sevinç bana güç ve moral veriyordu. Kısa zamanda bu bütün Bodrum’da duyuldu. Bir gün bir ressam dostum beni aradı ve yaşlı bir heykeltraşın iki tane büyük taş heykel siparişi aldığını ama ellerinin romatizma olması yüzünden heykelleri yontamadığını, benim bunu yapabileceğime inandığını söyledi. Delice bir şeydi ve kabul ettim.

Neler hissetiniz o anlarda?

İki metreden daha yüksek taş blokları görünce ilk başta biraz korktum ama gider gitmez yontmaya başladım. Taş ve mermer ilginç malzemelerdir. Çok merhametlidirler. Emeğinizin karşılığını fazlasıyla verirler. Siz onlara iyi davranırsanız asla istemediğiniz bir yerleri kırılmaz, kopmaz. Siz sevgiyle davranırsanız başlangıçta hiçbir şeye benzemeyen o sert malzeme olağanüstü güzel şeylere dönüşür. Taş ve mermer güçle, zorla yontulmaz. Hatta zorla bazen bir parça bile koparamazsınız! Sevgi ve sükunetle yontmak gerekiyor. Yontmakla kırmanın aynı şey olmadığını bilmek gerekiyor.

Bu işi 24 günde bitirmem adeta bir olay oldu. Sonra otellerden başka siparişler gelmeye başladı. Birkaç tane uzun vadeli heykel siparişleri aldım. Çünkü mermer ve taştan figürler yontan hemen hemen başka bir heykeltraş yoktu.

Türkiye’den ayrılmanıza sebep ne oldu?

Türkiye’deki politik ortam ağırlaştıkça, kimlik kontrolü zulmü yüzünden hayat benim için çekilmez bir hale geliyordu. Bodrum’a hem girerken, hem de çıkarken kimlik kontrolü yapılıyordu. Her kimlik kontrolünde ya beni alıkoyuyorlar ya da uzun süre bekletiyorlardı. Her seferinde aynı saçmalıklara maruz kalıyordum. Öte yandan, yaşadığım köydeki gerici ve şovenist çember de çok daralıyordu. Gidecek bir yer de yoktu. Almanya’ya gelmemde bu da önemli bir faktör oldu.

Heykelde yetkinleşmek için İtalya daha iyi bir seçenek olmaz mıydı?

Heykel yontmakla ilgili uzmanlaşmak için ya Almanya’ya, ya da İtalya’ya gitmeliydim. Kız arkadaşımın Almanya’da yaşıyor olması Almanya seçeceğini güçlendiriyordu. Böylece çok zorlu bir pasaport alma sürecinden ve bir defa havalimanında gözaltına alınmamdan sonra Almanya’ya gelmeyi başardım.

Buraya gelince şansım yaver gitti ve ilk olarak büyük heykeltraş Waldemar Beck beni atölyesine kabul etti. Orada iki yıla yakın çalıştım. Yeni bir şey öğrendim mi? Sanmıyorum. Kendisinin dediğine göre buraya geldiğimde zaten her şeyi biliyormuşum. Yine de oranın bana çok şey kattığına inanıyorum. Teknik katkısından çok moral ve özgüven konusunda bana çok şey kattı.

Belirli bir zamandan sonra oradan ayrılmak ve başka bir atölyede çalışmak istedim. Böylece Klaus Birkle atölyesine gittim. Klaus bir anlamda benim gözümü açtı. Bana “çok yeteneklisin, hangi akademiden mezun oldun?” diye sorduğunda cevabımı duyunca hiç şaşırmadı. “Keşke ben de akademiye hiç gitmeseydim!” dedi hayıflanarak. Üstelik kendisi Paris’te sanat akademisine gitmişti. Klaus, “Kafamızı sakatlayıp, sistemin sanatçısı yaptıktan sonra bizi mezun ettiler. Senin kafanı sakatlayamamışlar, çok şanslısın!” dedi. Bu gerçeği yıllar önce kendim de keşfetmiş olduğum için çok mutlu oldum.

Kendi atölyenizi ne zaman kurdunuz?

Atölyemi kurmamı söyleyen ilk kişidir Klaus. “Biz para kazanmak için mezarlıklara taş vs yapıyoruz. Sen git sanat yap. Sanat için heykel yap!” diyerek bir yıl sonunda beni kendi deyimiyle mezun etti. Böylece kendi atölyemi kurmaya başladım. Başlangıç elbette çok zor oldu. Almanya’da sanat malzemeleri inanılmaz pahalı. Bu beni en çok zorlayan şey oldu. Hiçbir zaman istediğim taşı veya mermeri alamadım. Alternatif arayışlara yöneldim. Küçük, yani hem satın alabileceğim, hem de tek başıma taşıyabileceğim taş ve mermerler üzerinde çalıştım. Ama benim tasarladığım heykeller hep büyük ölçekli olduklarından hafif ve ucuz malzemelere yöneldim. Gazbeton, styropor, ahşap vs. Hala en çok bu malzemeleri kullanıyorum.

İlk heykelinizi de sormak isterim. İlk heykeliniz neyi ifade ediyordu?

Benim ilk heykellerim aslında satranç taşlarıdır. Satranç oynamayı hapiste öğrendim. Fakat satranç taşlarını dışardan getirtmemize izin verilmiyordu. Ekmek içini tutkalla yoğurup satranç figürleri yapıyordum. Bir gün bir arkadaş “sen resmen heykel yapıyorsun, bunlar sanat eseri yahu!” diyerek tüm koğuşa göstermişti. Özellikle at figürlerini yapmaktan müthiş keyif alıyordum. Cezaevi yönetimi sık sık koğuşları aniden basıp arama yapıyor ve her seferinde koğuşta ne kadar satranç takımı yapmışsam hepsini de imha ediyordu. Bunu sık sık tekrarlamak ellerimin ustalaşmasını sağladı.

Peki sadece heykellerle mi ilgileniyorsunuz?

Belirli bir alanda sanatınızı tutkuyla yaparsanız bu sizi doğal olarak başka sanatlara da yönlendirir. Heykelin yanında doğal olarak tablolar da yapıyorum. İki yıl önce “soyut sanat bize ne anlatır?” konulu bir replika resim sergisi bile yaptım. Eğer her şey yolunda giderse, önümüzdeki yıl sadece kitap yazacak ve sadece portreler çizeceğim. Arada bir heykel yaparım elbette ama esas olarak çizmek ve yazmak istiyorum. Belirli bir sanatın içine hapsolursanız yaratıcı olmazsınız, kendinizi tekrar edersiniz. Ben bu hataya düşmeyeceğim.

Bunların dışında şiiri tutkuyla severim. Çok sayıda şiir yazdım. Şiirlerimi hiçbir yerde yayınlamadım. Şiirlerimin ortalığa saçılmasına gönlüm razı olmadı hiç. Twitter’da tek bir şiirimi paylaşmıştım. O şiir bir yıl kadar sonra epeyce değiştirilmiş olarak ve başkasının ismiyle önüme geldi. Öykülerim çeşitli dergilerde yayınlandı ama yayınevlerinin tavrı yüzünden kitaplaştırmaktan vazgeçtim. Geçen yıl bir Kürt gerillanın dağa çıkışını anlatan epik bir oyun yazmaya başladım. Bu yaz bunu bitirip, Eylül’den itibaren sahneye koymayı düşünüyorum. Sanat tarihi üzerine yazmayı, sanat-edebiyat eleştirileri yazmayı her zaman sevmişimdir. Bu konuda epeyce makale yazdım ve bunların birçoğu değişik dergilerde ve web sitelerinde yayınlandı. Önümüzdeki yıl alternatif bir sanat tarihi kitabı yazacağım.

Siyasal çizginizle sanatınızı hangi noktalarda birleştirdiniz? Ya da birleştirdiniz mi?

Kürt yüzyılının başlarındayız. Biz Kürdistan’ın her yerinde bir devrim yapıyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde şu anda bu kadar güçlü bir devrim enerjisi yoktur. Dünya solunun ve diğer politik güçlerin gözleri bizim üzerimizdedir. Bu politik çıkışımızın sanatsız olmayacağı belli. Kendimi tam bu noktanın bir parçası olarak görüyorum. Sömürgecilik aynı zamanda bir bellek silme operasyonudur. Türk tipi sömürgecilik benzeri görülmemiş bir şekilde yüzyıla yakın bir süre Kürt ulusunun varlığını inkar etti. Daha korkunç olanı ise Kürt halkında büyük bir bellek kaybına ve manipülasyona yol açmış olmasıdır. Bu nedenle Kürt halkının belleğini güçlendirmek ve kalıcı işaretler koymak gerekiyor. Önderlikten, gerillalarımıza kadar, ulusal simgelerimizden kıyafetlerimize kadar her konuda ama her konuda halkımızın belleğini beslememiz gerekiyor. Heykel, sömürgeciliğin bu bellek silme operasyonuna karşı en etkili yoldur. Onların bizi vurduğu noktadan kendimizi onaracağız. Nasıl ki onlar kendi heykelleri, anıtları ve büstleriyle bizim belleğimizi tahrip ettilerse; biz de tam da aynı yoldan kendi belleğimizi tazeleyeceğiz… Dişe diş politik mücadelenin sanatsal karşılığı budur. Politik mücadelede ne kadar avantajlı okurlarsa olsunlar, tüm imkansızlıklara rağmen sanat alanında bizimle başa çıkamazlar. Haksızlığın ve kötülüğün sanatı olmaz çünkü!


Plastik sanatlara alan açılmalı

Benim genel iyimserliğimle her şeyin tozpembe olduğunun sanılmasını istemem. İlk olarak, politik hareketin plastik sanatlara daha çok alan açıp, daha çok destek olması gerek. Ben, maliyeti bir insanın sınırlarını çok aşan bir iş yapmaya çalışıyorum. Zaman zaman tükeniyorum. Çaresiz kalıyorum. Karşılığında hiçbir kişisel kazanç sağlamadığınız, hatta hep kendinizden verdiğiniz bir şey yapıyorsanız, sizi ayakta tutacak yegane şey, başarılı olmaktır. Ben sıradan heykellerle uğraşmıyorum. Bir ulusun özgürlük mücadelesi ile plastik sanatları buluşturmaya, mücadeleye sanat yoluyla yeni olanaklar ve renkler katmaya çalışıyorum. Mücadelemizin tanınmasına bu yoldan katkıda bulunmaya çalışıyorum. Bunun ne kadar zor bir şey olduğunun farkındayım elbette. Hayatlarını ortaya koyarak savaşanların yanında bu zorlukların lafını bile etmeye değmez!


Hayatımın projesi Kürt Anıtı

Geleceğe doğru epeyce planlarım var ama ilk ve en önemlisi KunstWagen’dir. Kapalı minibüs tipindeki arabamı gezici atölye ve sergi salonu haline getirdim. Böylece nerede istersem gidip orada heykel yapabileceğim. Bu sadece bir mekan çeşitliliği aracı olmayacak, aynı zamanda belirli bir sanat anlayışının da simgesi olacaktır. Atölyelerine kapanarak ve kendilerini dünyadan ve hayattan soyutlayarak kavramsal sanat yapma işkencesine katlanan sanatçılara somut bir alternatif göstereceğim. KunstWagen etkinlikleriyle Kürt halkının özgürlük mücadelesinin başka bir boyutunu Avrupa halklarına göstermeyi ve tanıtmayı da amaçlıyorum. Kürt sanatçıların sadece bağlama çalıp, türkü söylemediklerini de görmelerini istiyorum.

İkinci ve hayatımın en önemli projesi ise Baden Württemberg eyaletinde bir Kürt Anıtı dikebilmek. Bu anıtın başvurusunu ilk baştan kişisel olarak yapacağım. Bu bizim için yepyeni bir mücadele alanı doğacaktır. Anıt Kürdistan’ın dört parçaya bölünmüş olması esprisine dayanacaktır. Bu nedenle üzerinde meşalesi hiç sönmeyen dört köşesinde dört sütun olacak. Dört kapısı olacak ve hepsi aynı sahanlığa çıkacak. Anıtın protokol girişinin sağında bir Kawa heykeli, solunda Serhildan heykeli, sol arka köşede Meçhul Gerilla heykeli ve sağ arka köşede Kürt Kadını heykeli yer alacaktır. Bu anıtın onay alındıktan sonra beş yıl içinde biteceğini sanıyorum.

Üçüncü olarak; Avrupa çapında bir Kürt sanatçıları birleşik atölyesini kurmak. Bu atölye alternatif sanat eğitiminin verildiği örnek bir yer olacaktır. Her yaştan insanımıza burada sanat öğretmeye çalışacağız. Muhtemelen Köln çevresinde (şimdilik Stuttgart’ta olabilir), kuracağımız bu atölyenin sanatsal sorumluluğunu ben üstleneceğim. Yönetim ise bir kollektif tarafından yürütülecektir. Amacımız en özgürlükçü eğitim teknikleri ile insanımızdaki yaratıcı yetenekleri desteklemektir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found