Bir başlangıç ilkesi olarak eşitlik

“Ne yaptı lan bu devlet size?” Birkaç keredir duyuyoruz bu retorik soruyu. Fakat elbette, soruyu soranın mutlak gücü elinde tuttuğu anlarda sorulabiliyor bu soru. Soruyu retorik kılan da bu güç boyutu. Bu kadar eşitsiz bir söz düzleminde sorulmuş böyle bir soru, eşitler arasında vuku bulan bir tartışmayı varsaymıyor hiç kuşkusuz. Soruyu soran son derece kendinden emin görünüyor; bunu tesis eden de muhatabının onun haksızlığına, sorunun yanıtı bakımından bile değil, bizzat sorunun sorulabilir olmasını sağlayan koşulların eşitsizliğine işaret etme olanağından yoksun olması. Bu sorunun, bu düzlemde bu kadar zevkle sorulması da soranın sormak için bir an kollayan bir fırsatçı olduğunu gösteriyor. Dümdüz oportünizm! Kendisinden o kadar emin olsa sormaz bu soruyu. Fakat soruyu sormak ve bir yanıtın gelişememesi durumundan istifade etmek istiyor. Çünkü sömürgecinin varoluşu daima kaygılı bir varoluştur; sürekli kendini doğrulamak ve doğrulatmak ister. Çatırdayan bir kimliğin ve özdeşliğin tahkim edilebilmesi için onay peşinde koşar, her fırsatta.

Bu fırsat anları, sömürgeci Türk kimliğinin en berrak haliyle ortaya çıktığı anlardır. Üstelik bunu bizzat kendilerine doğrulatabiliyoruz. Osman Pamukoğlu Kara Tohum adlı kitabında bir insan doğası fikrinden hareketle askeri bir yönetim talebinde bulunuyordu. Ona göre insan doğası, ‘çatışma durumu’ içinde, başka her şeyden arınmış, en berraklaşmış haliyle beliriyordu. Yönetimde olması gerekenler de çatışma durumu içinde açığa çıkan bu ‘insan doğasını’ yönetmeyi becerebilenlerdi (Doğu Perinçek’in “AKP bizim çizgimize geldi” derken kastettiği de herhalde böyle bir şeydir). O halde, “Ne yaptı lan bu devlet size?” sorusu, genel olarak insanın değilse de Türk’ün ‘çatışma durumu’ içinde açığa çıkan doğasını gösteriyor olmalıdır. Fakat bu kimliğin paradoksal yapısını ortaya koyan bir durum söz konusu burada. Ortaya çıkan bu doğa, yönetilmesi gereken doğaysa (çünkü bu zihniyet yönetme meşruiyetini buradan devşirmeye çalışıyor) neden yönetmeye talip oluyor? Yok, eğer yönetici doğaysa bu, en azından soru açıkça gösteriyor ki yönetemiyor.

Yönetemediği oranda da bu gerçeklikle yüzleşmek yerine, gerçekliğin kendisini çarpıtmaya girişiyor. Faşizmin gerçeklikle kurduğu ilişkiyi en kristalize olmuş haliyle herhalde Antik Yunan mitlerindeki Prosruktes gösteriyordur. Bir haydut olan Prosruktes, kendi yatağının en ideal insan (yani kendisi) ölçülerinde yapılmış olduğuna inanırmış. Tutsaklarını bu yatağa bağlayarak yatırır, eğer küçük kalırlarsa mengenelerle çekiştirerek, büyük gelirlerse de çeşitli uzuvlarını keserek, yatağa uygun hale getirirmiş onların bedenlerini. Gerçekliği istediği gibi eğip bükebileceğini sanan, sorunun kendi algı-bilinç sisteminde değil de gerçekliğin kendisinde olduğunu zanneden bir zihniyet… Tabi Prosruktes miti, aynı zamanda her türlü tekçiliğin, kendi kendini biricikleştirme eğilimlerinin bir eleştirisidir de. Durumun saçmalığını ortaya koyar.

Bu algı sisteminin bir başka örneğine bir televizyon programında bir başka askerin sözlerinde rast gelmiştim. Sağ yakalanmamak için el bombalarını kendi üzerlerinde patlatan birkaç kadın gerilladan söz ederken bir tür paternalizmi devreye sokuyordu: “Ah, kızım, dur, durun demeye kalmadı, bombalarının pimini çekip üzerine çömeldiler. Artık bizi nasıl anlatmışlarsa, nasıl korkunç olduğumuzu yerleştirmişlerse zihinlerine…” El bombasını kendi üzerinde patlatacak kadar kararlı bir figürü bile, kendisini merkeze alarak, kendi biricikliğine kaydederek anlatmak… Yani bu gerillalar sağ yakalanmamak için değil, bunların korkunç olduklarına inandırılmış oldukları için patlatmışlar bombalarını. Bu gerillalar, bombalarını kendi üzerlerinde patlatırken bile özne olarak değil, kandırılmış, beyni yıkanmış varlıklar olarak sunuluyordu.

Bu iki örneği, psikolojik savaşın birer veçhesi olarak konumlandırıp işin içinden çıkabiliriz. Düşmanını siyasal bir tahayyüle sahip olmayan, dolayısıyla bir siyaset öznesi ve giderek gerçekte ‘‘hukuksal bir statüye sahip bir düşman” da olmayan bir varlık olarak görmeye dönük bir tutum… Paternalist bir metaforu devreye sokuyorsanız, bu insanlar üzerinde bir ‘baba’nın sahip olduğu bir konuma sahip olmak istiyorsunuzdur. Bu da onların sizin merhamet ve insafınıza terk edilmeleri, dolayısıyla siyasal ve hukuksal bir ilişki biçiminden dışlanmaları anlamına gelecektir. Siyasal kavramların yerine kandaşlık metaforlarının tesis edilmesi konusunun, Abdülhamit’ten bu yana Kürtlerin baş belası olmuş konulardan biri olduğu zaten malum. 

O halde birilerinin abilik, ablalık, babalık yapmaya kalkıştığı bu insanlar, kendiliğinden, bu kandaşlık terimlerine karşı siyasalın savunucusu olarak beliriyorlar. Fark ediyor musunuz, bilmem. Eh, en nihayetinde, eşitlik bir varış noktası değil, bir başlangıç ilkesidir. Kırıcı olan, yukarıdaki gibi kimi örneklerin ürettiği psikolojik söylemler değil elbette. Kırıcı olan bu söylemin, bu kadar yakınımıza yanaşabilmesi. Burjuva tahayyüllerle bezenmiş, özerk ve rasyonel bir birey yanılsamasına dayanan ‘özgürlük’ kavrayışınız da, bu anlamıyla ‘özgürlüğünüz’ de varsın sizin olsun; biz ‘eşitlik’ ilkesini siyasal ilkemiz olarak muhafaza etmeyi sürdüreceğiz.

Yazarın diğer yazıları