Bir bozuk zaman ve Kürtlerin Zamanı

Türkiye’de en başından beri yanlış tanımlanmış olan ‘laiklik’ (hatta kendi adıma bu yanlış tanım dolayısıyla ‘laiklik’ ve ‘laik’ sözcüklerinden hiç hoşlanmadığım için, bazen bağlam pahasına ‘seküler’ sözcüğünü tercih ediyorum) modernliğe ve modern hukuka ilişkin de bir yanlış tanımı beraberinde taşımıştır. Yanlış tanımdan kastım din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olgusu etrafında, ‘sivil toplumun’ kendisine bir yer açmadan konumlandırılmış bir laiklik anlayışıdır. Yani Türkiye’de laiklik “Din devlet işlerine karışmamalıdır” biçiminde tarif edilmiştir; oysa gerçekten modern olan bir hukuksal biçimde devletin dinsel konumlar karşısındaki nötrlüğü vurgulanır; yani bu türlü bir tanımlamada, devlet din işlerine karışmaz; bu işleri ‘sivil toplumun’ kendisine bırakır. Oysa tersinden tarifin otomatik sonucu devletin din işlerine karışması; hatta giderek bir devlet dini inşa etmeye girişmesidir. Eh, bugünlerde de yaklaşık bir asırlık bir devlet dini inşası sürecinin sonuçlarını yaşıyoruz. Modernlik adına dine yapılan müdahale, bizzat modern hukukun sonunu getirdi.

Fakat elbette Türkiye’nin kapitalist moderniteye eklemlenme tarzı da buydu. Karşılıklı bir rüşvet durumu söz konusu gibiydi. Yani kapitalist modern batı, Ortadoğu’da kör topal da olsa bir modern hukuk devletinin varlığı karşılığında, bu devletin sayısız insan hakkı ihlaline göz yumuyordu. Türk devleti bu yolla modern batının bir parçası haline gelmişti. Özellikle Kürtler açısından, dört parçaya bölünmüşlük de bir ‘ulusal irade beyanını’ büyük oranda olanaksızlaştırmışken, bir halk ve ulus olarak Kürtlerin egemenlik haklarının gasp edilmişliği de kolaylıkla göz ardı edilebiliyordu. Ama tarihin tekerleği dönmeye devam etti ve Ortadoğu’da Fehim Taştekin’in müthiş metaforuyla ‘Kürtlerin Zamanı’ başladı. Abdülhamit’ten kalma politikalar, yani Kürtleri kandaşlık ilişkileri içerisine hapseden politikalar da iyice dağılınca, ortaya bir ‘halk’ çıktı. Üstelik Batı dünyasına bile ders verircesine bir uluslararası kamu hukukunu gözeten bir halk… Eski, köhnemiş yapıları birer birer tasfiye ederken, yerlerine kelimenin sahih anlamında ‘siyasal olanı’ yerleştiren bir halk… Üstelik en demokratik günlerini yaşadığı zannedilen Türkiye, tam da bu en demokratik döneminde dümenini söz konusu köhnemiş yapılara doğru bükerken oluyordu bunlar.

Türk devletinin bir zamandır bütün politikaları Kürtlerin Zamanı’nı durdurmaya yönelik politikalardır. Daniel Bensaid’in muhteşem kavramıyla, “politikanın bozuk zamanına” bir eğilimdir söz konusu olan. Çünkü Kürtlerin Zamanı gerçek bir seküler siyaset biçiminin, yani din düşmanı olmayan, içeriğini din düşmanlığının negatif boyutundan değil, siyasalın pozitif boyutundan alan bir siyaset biçiminin Ortadoğu’da da pekâlâ mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik Ortadoğu’nun bozuk zamanını da yeniden ayakları üstüne oturtabilecek bir siyasal potansiyelle…

Türkiye Cumhuriyetinin Batı dünyasıyla eklemlenme tarzındaki şu rüşvetçi öğe ile laikliğin bile isteye tersinden tarif edilmiş olması, yani tam da Türkiye’yi Batı ile ilişkili bir ülke ve devlet kılan şey, bizzat bu ilişkinin sonunu getiriyor. Modern dünyanın bir parçası olarak yol almak istiyorsa Türkiye dönüşmek zorunda. Bunun da tek bir yolu var: Kendi bozuk zamanını bırakıp Kürtlerin Zamanı’na ayak uydurmak. Fakat ilginç bir biçimde, Türk devlet yetkilileri, bu durumu devletin beka sorunu olarak algılıyorlar. Oysa göremedikleri şey bir avuç seçkinin kendi kaderleriyle Türkiye’nin kaderini üst üste bindirmiş olmasıdır. Beka sorunuyla karşı karşıya olanlar bu bir avuç azınlıktır, yoksa devletin kendisi değil. Türk devleti, aksine, Kürtlerin Zamanı’na ayak uydurarak, kendini buna adapte ederek aşabilir kendi sıkışmasını. Öteki türlü zaten zamanın dışına düşecektir.

Ortalık zaman zaman bulanıklaşır, zaman berraklaşır, fakat bu zamanın Kürtlerin Zamanı olduğuna hiç kuşku yok. Türkiye, bu kadar gerisine düştüğü kendi çağını yeniden yakalamak istiyorsa Kürtlerle barış yapmak zorundadır. Büyük uluslararası güçler arasındaki çelişkiler ve çatışmalar içerisinde pozisyon almak ve dünya siyasetine bu biçimde dahil olmak için harcadığı enerjinin onda birini barış için harcasa, tarihin akışına da direnmek zorunda kalmayacak, bu tarihin dışına düşme riskine de girmiş olmayacak.

Yazarın diğer yazıları