Bir cacık olmuyor Kemalizm’den

Kişisel şeylerden kamusal düzeyde söz etmeyi pek doğru bulmam kendi adıma; fakat bazen işte insan kendi deneyimleriyle de konuşabilir olmak istiyor. Ömrümün önemli bir kısmı İzmir’de geçti; üç parçasından biri diyelim. Yine de hiçbir yerine kök salamadığım, kök vermeye dönük her girişimimin, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış bu güzel şehrin ruhuna; o artık derinlere itile itile gözlerden ıraklaştırılmış kadim ruhuna bir saygısızlık olacağı hissiyle yeniden bir geri adıma yol açtığı Gavur İzmir, canım İzmir… Eh, kolay değil, Akdeniz’in belki de bu son kozmopolitan şehrinin yasını, üstelik de daimi bir istila halinde, İmparatorluğun çöküşünün, yerine yeni bir modern devletin kuruluşunun, bu kuruluşun bizatihi etnik milliyetçilikle tesis edilmesinin tarihi içerisinden tutmak…

Kemalizm’in sembol şehri İzmir’dir, malum. Işıltısıyla, gösterişiyle, (maskeli) balolarıyla, danslarıyla, doğrusu İzmir’e sonradan giydirilen hiçbir şeyin kök salabileceği bir zemin olmadığı için, bütün o sahteliğiyle, bütün o modern mitolojileriyle… Zaman zaman arkadaşlarım, İzmir geçmişimi ve İzmir’le öyle ya da böyle bağlarımı bildikleri için şehrin güzelliğinden de söz ederlerdi. “Ah, aldanmayın şerit gibi uzanan yüksek, gösterişli ama çirkin apartmanların denize dönük taraflarındaki ışıltıya” derdim;

“Gözünüzü almak için onlar; gözler kamaşınca, insan ne kadar iyi niyetli de olsa arkasını göremez.” Arkası, Kadifekale’dir örneğin ya da kadim adıyla Pagos Dağı. Üzerinde Makedonyalı İskender’in yaptırttığı kale yükselir. İşte sahilden, özellikle de eski Rum ve Ermeni mahalleleri olan Alsancak ve Fuar taraflarından Kale’yi görmek bile mümkün değildir o modern ve yeni şehrin yüksek binaları nedeniyle. İnsandan Kadifekale’yi saklamayı başaran bir mimari ‘başarı’, Pagos Dağının arka eteklerinden başlayarak Nif Dağına ve Aydın’a doğru uzanan yoksul mahallelerini görünmez kılmakta elbette daha da ustalıklı bir maharet sergileyecektir. Bütün o yoksulluklar, o kimsesizlikler, o çaresizlikler görünür oldukları her anda ‘beyaz mitolojilerdeki’ delikler, dolayısıyla da o beyazlığı kirleten öğeler olarak kaydedilirler bir ulusal söylemin bilincine ve bilinçdışına. Bu beyaz mitolojilerin uzantısıdır o beyaz, insanın gözünü güzelliğiyle değil, ışıltısıyla alan o tuhaf fallik binalar.

Bu mitolojik duvarlar, bu görünmez duvarlarla ilgili olarak, ilk gençlik yıllarımda, özellikle de üniversitenin ilk yıllarında bir şekilde temas etmiş olduğum ‘arkadaşlar’ düşüyor örneğin aklıma, İstanbul’dan, Ankara’dan. Ders aralarında, kantinde ya da başka yerlerde, ne zaman konu bir şekilde Kürtlük ya da Alevilikle ilgili bir yere gelse ya “Önemli olan insan olması bence” diyen ya da siyasetle pek de ilgilenmediğini söyleyen bütün o arkadaşlar bugünlerde yılmaz birer laiklik savunucusu olarak beliriyorlar sağda solda. İzmir’in onların üzerine ve onların da İzmir aracılığıyla sözünü ettiğimin ideolojinin üzerine ışık düşüren bir yanları var.

Sözcüğün Michel Löwy’deki anlamıyla “bir yangın alarmı”, bir son dakika ikazıyla politikleşen ve dolayısıyla alarmı duyduğu için ‘siyasal’ olanın önemini kavrayan kimseler değiller bunlar. O yangın alarmı işiten kulaklar için doğrusu 1950’lerden bu yana çalıyordu zaten. Benim burada gördüğüm şey, sonradan politikleşen değil, aksine, kendisinin yerine nesnel olarak politika yapan kalmadığı için, bir hınca sarılan bir tip. İsyanı politik değil; kendi kimliğinin, kendi öznelliğinin, kendi benliğinin eskisi kadar geçerli olamadığını hissettikçe ‘saldırganlaşan’ ergen bir tip… Sahte isyankâr! Böylelerine ‘isyankeş’ demek daha doğru olur sanıyorum.

Açık kılmak için… Uzun zaman önce, bir Newroz günü, boyunlarına poşularını takmış bir grup genç insanı gördükten sonra, durduğu yerde atarlanan bir esnaf, “Ben de Türk Bayrağı takayım yakama, öyle gezeyim o zaman” demişti. Oturduğumuz yerden, evet hiç kalmadan, tam on sekiz tane Türk Bayrağı saymıştım ona. “Hala utanmadan ihtiyaç duyuyorsan buyur elbette; sana bir şey diyen de yok” demiştim. Pişkinlikten kastım tam olarak böyle bir şey. Bu tip eski şımarıklığının, politikayla hiç ilgilenmeden de kendisine bahşedilmiş olan egemenliğin ya da daha doğrusu bir yerlerde kendisinin yerine bir egemenlik icra edildiği için her türlü sorumluluğundan kaçmak üzerine kurulu bir hayatın öznesi olan bu figür… Türkiye’nin modern insanı bu; bundan bir cacık olmuyor, olmayacak.

Yazarın diğer yazıları