Bir değerin ucundan yakalamak

Bazıları bir hikayenin tam ortasına doğarlar. Onlar için her şey başkaları tarafından çoktan düşünülmüştür; bu nedenle pek düşünmelerine gerek yoktur. Bu belirli hikaye içerisinde mümkün olan en fazla donanımla devinirler. Baştan bir hikayeleri vardır ve onlara bu hikaye içinde bir özne olmanın çeşitli halleri, davranış kalıpları, söylem örüntüleri vs. öğretilir. Ta ki bu örüntüler refleks haline gelinceye dek. Özel bir çaba harcamalarına gerek yoktur. Arada sırada bu hikayenin çeperlerine yönelik bir iki sahte eleştiri de yöneltebilirlerse ötekilerin de gönlünü kazanıverirler. Yani gerçekte konformist olunmaz; konformist doğulur.

Bazıları ise hikayesiz doğmuşlardır. Onlar yeryüzünün lanetlileridirler. Hayatları yeterince hayat değildir temsil örüntülerinin dünyasında. İlmek ilmek kendi hikayelerini örmek zorundadırlar. Başkalarının onların yerine düşünmesine bel bağlama şansları yoktur; zaten çoğunlukla çöle sürülmüş kızlar ve oğullar durumundadırlar. Her türlü miras hakları inkar edilmiştir. Onlar yeryüzünün miras hakkından yoksun bırakılmış çocuklarıdırlar. İshak’ın değil, İsmail’in soyundan gelirler.

Konformist bir hayatın gerçek bir eleştirisini üretebilenler de aslında bu sahte hikayeyi parçalayarak ikincilerin yanında yer alırlar; çünkü gerçek bir hikayenin miras yoluyla alınmadığını, bin bir zahmetle inşa edilmesi gereken bir şey olduğunu anlamışlardır. Walter Benjamin’in ifadesiyle, yıkıntıların içinde kurtarılabilecek şeyler görür onlar; bunlara tutunurlar. Bunlardan inşa etmeye yönelirler bir hayatı ve bir hikayeyi. Bunlardan biri de Marcel Proust’tur. Çocuk masumiyeti addedilen şeyin nasıl da bir burjuva toplum yalanı olduğunu Swannların Tarafında’da şöyle ifşa eder: “Büyükhalamın kendisine çektirdiği bu işkence, daha baştan mağlup olan büyükannemin, büyükbabamın elinden içki kadehini almak için gösterdiği nafile çaba, boş yere yakarışları ve çaresizliği, zaman içinde görmeye alıştığımız, hatta gülerek bakıp, kendi kendimizi işkence olmadıklarına ikna etmek için kararlılıkla, neşeyle işkencecinin tarafını tuttuğumuz olaylardandı; o zamanlar beni öylesine dehşete düşürürlerdi ki büyükhalamı dövmek isterdim. Ama daha “Bathilde! Gel de kocanın konyak içmesine engel ol!” sözlerini işittiğim anda alçaklık bakımından yetişkin bir erkeğe dönüşüverir, hepimizin büyüdüğümüz zaman karşımızda acılar ve adaletsizlikler gördüğümüz zaman yaptığımız şeyi yapardım: Bunları görmek istemezdim.” Durumdaki alçaklığı görmese, Proust da içine doğmuş olduğu sahte hikayenin içinde bu davranışları tekrarlaya tekrarlaya refleks haline getirecektir. Ama Walt Whitmann’ın nefis dizeleriyle, “O adam bendim; orada durdum, acıyı gördüm” konumundadır Proust. Çocukken kaçmış olsa da yetiştiğinde bir alçağa dönüşmez; bellek aracılığıyla kendisini dönüştürür. Zamanları bitiştirir; alçaklaşmamış bir yetişkin olarak çocukluğun alçaklığına (gerçekte devralınmıştır bu alçaklık) bir bakış atar; bu nedenle çocukluğuna gittiğinde “O adam bendim” deme olanağı doğmaktadır.

Bu muazzam bir dönüşümdür; kendisi üzerinde incelikle çalışan bir insanın dönüşümü. Serabı, büyüyü dağıttığında dünyanın gerçekte yıkıntılar üzerinde yükselmekte olduğunu gören, görebilen bir bakışın başlattığı dönüşüm… Olan biteni kuşatan burjuva toplum söylemini kırmak, ona yeni bir doğrultu vermek, yeni bir anlam çerçevesine kavuşturmak, yani yeni bir hikaye kurmak yönünde bir girişim… Bu dönüşümle ve bu dönüşümün anlatısıyla Proust, başka bir şeyi daha hatırlatmıyor mu? “Nasıl olsa mirastan yoksun bırakılmışlardanım” diyerek, kolektif çabayı da aslında bir tür benliğin bireyselliğine kaydederek, sonsuz bir haklılık duygusuna, dolayısıyla bu türlü bir konformizme savrulma riski de yok mudur? Yani burada da aslında bir başkasının hikâyesini kendi hesabına geçirmek gibi bir edim söz konusu değil midir?

Bunun asli tehlikesi eleştiri-özeleştiri mekanizmasını tahrip etmesinde, tartışmaları ağız dalaşına dönüştürmesinde yatmaktadır. Çoğunlukla da burjuva toplumun bir mekanizması olan bir ‘parmak sallama’ halinde görünür oluyor bu olgu. Biz hikayesizler, ilmek ilmek bir hikayeyi örmeye, kaldığı yerden inşa etmeye mecburuz. Bunun için de keskin ve mahkum edici bir küçük burjuva eleştirelliğine değil, devrimci eleştirinin pozitif bakışına ihtiyacımız var. Bir yerde azıcık bile bir değer varsa, önce o değere tutunmamız gerekiyor. Öteki türlü küçük burjuva hınçları, kendilerini devrimci öfke veya devrimci hakikat maskesi altında dolaşıma sokabiliyorlar.

Yazarın diğer yazıları