Bir dengbêj olarak Yaşar Kemal

Yaşar Kemal, yazılı edebiyatın dengbêjidir. Fakat bu edebiyatı Kürtçe değil de Türkçe icra eder. Evet, Türkçe. Ama daha anasının karnındayken dengbêjlerin sesi genlerine sirayet etmiştir. Tüm yaşamı ve edebiyatında bu dengbêjlerin duygusu, tınısı, melodisi ve Kurdî aklını kullanmıştır. Eserlerinin neredeyse hepsini Kurdî duygularla yazmıştır.

Deng ses, bêj söylem, dengbêj ise sözün ustası anlamını taşır. Söz ve ses, dengbêjlerle yüzyıllardır nesilden nesile taşınmaktadır. Dünyada başka hiçbir yerde olmayan bir müzik ve kültür formu olan dengbêjlik endemik bir türdür ve sadece Kürtlerde vücut bulmuş, onlar tarafından geliştirilmiştir. Duyguda, zihinde yüzyıllardır sözlü formda süregelmektedir. Dengbêjler, Kürtlerin edebiyatını, dramasını, müziğini, halk danslarını; kısacası tüm kültürünü bağrında taşımıştır. Peki Yaşar Kemal’e dengbêj diyebilir miyiz? Evet. Yaşar Kemal bir dengbêjdir.

Aydın ORAK

O, Vanlı bir ailenin çocuğu olarak Çukurova’nın sarı sıcağında doğmuş, anne ve babasından duyduğu ilk kelimeler Kürtçe. Hatta ailesi çocukluğu boyunca evlerine dair hep şu sözle övünmüş ve bu onun Kürtçe kilamlar söylemesine, ağıtlar toplamasına vesile olmuş: “Bu ev Evdalê Zeynîkê’nin diz çöküp kilam söylediği evdir.”

Evdalê Zeynîkê gibi bir dengbêjin sürekli Yaşar Kemal’in kulağında çınlaması hayatının tümüne sirayet etmesi anlamını da taşımaktadır. Çocukluğunda Kürtçe kilamlar seslendiren Kemal, hayatı boyunca Kürtlerden, Kürtçe’den ve dengbêjlerden kopmamış, Kürt duygusu hep hayatında olmuştur.

O edebiyatın dengbêjidir

Madem dengbêjlik sözle olan bir formdur, Yaşar Kemal nasıl dengbêj olabilir? O, yazılı edebiyatın dengbêjidir. Edebiyatın en büyük dengbêjlerinden biridir. Fakat bu edebiyatı Kürtçe değil de Türkçe icra eder. Evet, Türkçe. Ama bahsettiğim gibi, daha anasının karnındayken dengbêjlerin sesi genlerine sirayet etmiştir. O, tüm yaşamı ve edebiyatında bu dengbêjlerin duygusu, tınısı, melodisi ve Kurdî aklını kullanmıştır. Eserlerinin neredeyse hepsini Kurdî duygularla yazmıştır. Tıpkı çocukluğunun geçtiği Çukurova’da “Evde Kürtçe, dışarıda Türkçe konuşuyorduk” demesi gibi, içinde hep Kürtçeyi yaşamış, kaleminin ucundan Türkçe damıtmıştır. İç dünyası Kurdî duygularla doludur, dengbêjlerin ve Mezopotamya’nın kadim kültürünü yaşamıştır. Eserlerini okuyan herkes bu Kurdî duyguları görür, hisseder. O Türkçe yazan bir Kürt yazardır.

Yaşar Kemal hayatı boyunca Kürtlerle beraber yürüdü. Kürt meselesinin çözümü için, ölüm oruçları için hep konuştu, yazdı. Barış için mücadele etti. Bundan dolayı defalarca yargılandı. Musa Anter, Ahmet Türk gibi tüm Kürt şahsiyetler onun en yakın dostlarıydı.

O, “En güzel şiir, barıştır” diyen koca yürek, koca dağ, yaşadığı yüzyıldan bundan sonraki yüzyıllara belki de bin yıllara kalacak büyük bir edebiyat dehasıdır. Nasıl ki dengbêjler sözlü edebiyatın taşıyıcısı konumundalar, bugün de Yaşar Kemal o sözlü geleneği ilk başlarda sözlü olarak devam etse de, kanından canından terinden damlatarak kağıda damıtıp ölümsüzleştirmeyi erken kavradı ve yazdı. Hep yazdı. Kah duyduklarını, kah gördüklerini, kah hissettiklerini kendi tarifsiz evreninde evirdi, çevirdi, pişirdi ve tek bir ağaçtan dönüşen tek bir kağıda, kaleme ayıp etmeden nakış nakış nakşetti. Ve bugün tüm insanlığa armağan etti.

Yaşar Kemal ile 2005 yılında, çalıştığım gazete için yapacağım bir röportaj vesilesiyle tanıştık. Sohbetimiz, muhabbetimiz sırasında onun geleneksel ve moderni bir araya getiren bir dengbêj olduğuna şahit oldum. Ailesinin Van’dan Çukurova’ya göç etmesi ve İskan Kanunu Başkanı’nın Ermenilerden kalan konağı Kürtoğlu dediği babasına vermek istemesi, babasının da Ermeni evi olduğu için kabul etmeme yürekliliğini “Yuvası yıkılan kuşun yuvası başka kuşa hayretmez” sözüyle reddetmesi, yaşamını şekillendiren ilk ailevi tavır olarak görülebilir.

Teneke eseri Kürtçe’de

Yaşar Kemal’in Teneke adlı tiyatro oyununu 2006 yılında Kürtçe’ye çevirerek kitap olarak yayınladım. Her görüşmemizde bu oyunu ne zaman sahneleyeceğimi sorardı. Fakat oyunun Kürtçe olması ve kadrosunun geniş olması nedeniyle bir türlü iki yakayı bir araya getiremediğimi söyledim. Kendi eserini kendi anadilinde sahnede görmeyi çok istiyordu. Maalesef onun yazdığı oyunu kendi anadiliyle sahnelemesini göremedi. O yaşarken sahneleyemedim. Fakat bir gün bu oyunu onun anadili olan Kürtçe ile sahneleyeceğime dair ona söz verdim ve bu sözü yerine getirmek için elimden geleni yapacağım.

Yaşar Kemal yaşadığı dönemde ve benim kendisiyle olan 10 yıllık muhabbetimde, kendisinden gerek yüz yüze gerek uzun telefon görüşmelerimizde birçok şey öğrendim. O, bu dünyada yaşayan son kuşak doğayı deneyimlemiş ve bugün bize tüm ayrıntılarıyla aktaran bir edebiyat dehasıdır. Tüm eserleri insanlığa verilen birer ibret ve ders niteliğindedir. “Kitaplarımı okuyanlar insan öldürememeli, zulüm edememeli, barışçıl olmalı…” demesi bize bu dersi fazlasıyla veriyor.

Neredeyse tüm eserleri dünya dillerine çevrilip yayınlandı. Ama anadilinde maalesef yeterince yayınlanmadı. O, hayattayken tüm eserlerinin Kürtçeye çevrilmesini istiyordu. Ama birkaç eseri dışında çeviri yapılmadı. Tüm külliyatının Kürtçeye çevrilmesini fazlasıyla hak ediyor. Bunu dünya gözüyle görmedi ama bu da bize bir görev olsun.

Bugüne kadar eserlerini okumamış olmak, O’na da kendimize de büyük haksızlıktır. Dostoyevski, Çehov, Tolstoy gibi okumadığımız dünya klasiği neredeyse yokken, insan psikolojisinin, sosyolojisinin ve karakter yaratımının en ince detayına kadar -kesinlikle- dünya klasiği niteliğindeki eserlerinin tek birini bile okumadan ölmemek gerekiyor. Kendisinin de dediği gibi, roman insan psikolojisini işler. Fakat o bu insan psikolojisini coğrafya ve doğanın içinden getirip eserinin zirvesinde tamamlıyor.

Yaşar Kemal’i 2015 yılında kaybettik. Cenazesinde insanların umutlarını gözlerimle gördüm. “Bitmedi daha, sürüyor o kavga…” İşte umudun ismi şiirdeki bu cümleydi. Ve hala sürüyor bu umut, bu kavga. Onunla ilk görüşmemizi anımsadım. İstanbul Harbiye’de oturduğumuz yerden kalkıp, onu taksiye bindirmek üzere yürüdük, yürüdük, yürüdük. Koluma girmiş, türlü şakalar, espriler, fıkralar anlatırken insanların onu işaret ederek “İnce Memed geçiyor” demelerini anımsadım. Onca eserin babası, dünyayı algılamamıza eserleriyle katkı sunan, İnce Memed’i zulme karşı başkaldıran Yaşar Kemal ile usul usul, neşe içinde yürüyorduk, umuda doğru…

Yaşar Kemal Efsanesi

Yaşar Kemal’i sonsuzluğa uğurladık. Fakat telefon rehberimde hala ismi kayıtlıdır. Bir gün onu aramak, sesini duymak istedim. Telefonumu çıkardım. Gayri ihtiyari Yaşar Kemal ismine bastım, aradım. Sonra birden kapattım. Onu sonsuzluğa uğurladığımızı hatırladım. Onunla sohbet etmek, o kendisi dev, yüreği dev insanı görmek istiyordum. Fakat yok. Onu özlediğimi hissettim. Eve döndüm. Kitaplarını okumaya başladım. Videolarını taradım. Uzun uzun beraber çektiğimiz fotoğraflara, gençlik fotoğraflarına, Ara Güler’in çektiği Yaşar Kemal fotoğraflarına baktım. Ve onun belgesel filmini yapmaya karar verdim. Biyografisini film yapıp zaman zaman izleyip özlem gidermek için başladım aslında yapmaya. Sonunda ortaya “Yaşar Kemal Efsanesi” filmi çıktı. Filmin ismi Yaşar Kemal Efsanesi; çünkü destan, hikâye, çîrok, kilam, tüm bu coğrafyanın, Mezopotamya’nın Anadolu’nun yaşayan efsanesiydi. Bu efsaneyi yaşatmak ilerilere taşımak gerekiyordu.

Uzun süren çalışmaların sonunda gördüm ki, meğer aslında onu hiç tanımıyormuşum… Babasının üvey kardeşi tarafından öldürülmesi ve sonrasında 4 buçuk yaşında kekeme olması, bir kurban kesiminde bıçağın kayıp gözüne saplanması, çocukluğunda Kürtlerin en büyük dengbêjî Evdalê Zeynîkê’nin evlerine gelmiş olması, Yılmaz Güney’in sinemaya başlamasına vesile olması, Ara Güler, Zülfü Livaneli, Atıf Yılmaz, Türkan Şoray… Türkiye ve dünyada değmediği neredeyse tek bir insan kalmaması… Ne kadar da çok insana değmiş!

Filmde onun Kürt kimliği ön planda duruyor. Barış mücadelesi, Kürt halkının dili, dengbêjlerle Kürtçe konuşması, ailesinin Van’dan göçü, yargılanmaları, Sait Faik’in ona “Kürtlerin en Türk’ü, Türklerin en Kürdü” demesi, Ara Güler’in “sen Ermeni, Yaşar Kemal Kürt, beraber ne b..k yiyeceğiniz belli değil” diye espriyle yorumladığı emniyet raporu ve daha birçok anekdot yer alıyor.

İnce Memed’in hikayesi…

Yaşar Kemal Efsanesi filmini yaparken onunla ilgili çok şey öğrendim. Örneğin İnce Memed. Adanalı bir tarihçi, Yaşar Kemal’in bu eseri gerçekten yaşayan ve eşkıya olan Safiye Memed adında birinin hikâyesinin üstüne kurduğunu söyler: “Yaşar Kemal burada kaldığı zamanlar buraya gelirdi. Bu bahçede benden eşkıyaları sorardı, ben anlatırdım. O da kurşun kalemle bir kâğıda yazardı. İnce Memed diye bahsedilen kişinin aslında bu köyde eşkıyalık yapan Safiye Memed olduğu… Ama tabii romanda sembolik bir isim olarak İnce Memed ismini tercih etmiş Yaşar Kemal. Yani anlatılan kişi Safiye Memed, bu köyden.”

İnce Memed yayınlandıktan sonra her bölgeden insanlar hikayenin kendi bölgelerinde geçtiğini, İnce Memed’in aslında tanıdıkları bir eşkıyanın hikayesi olduğunu söylerler. Herkes kendi bölgesine mal etmek ister. Fakat Yaşar Kemal, her eserin kendi yaratımı olduğunu özellikle vurgular.

Yaşar Kemal 1946-47 yıllarında roman denemelerine başladığında, İnce Memed de bunlar arasındaydı. “1951 yılında İstanbul’a geldiğimde İnce Memed’den bir sayfa bile elimde yoktu. Ama konu olduğu gibi kafamdaydı. Yazmak istiyordum. 1953 yılının o dehşet, görülmemiş kışı başlamasın mı? Bizde küçük bir çini sobadan başka bir şey yoktu. Aşağıdaki evin sobanın bacası bizim duvarın ortasından geçiyor. Tilda (eşi) yatağında oturuyor. Belini bacanın geçtiği sıcak duvara yaslıyor, orda kitap okuyor. Ben de Erzurum’dan aldığım kalın eldivenler elimde, İnce Memed’i yazmaya çalışıyorum.

Çok soğuktu. Yeryüzü gökyüzü dondu. İstanbullular boğaza inip buzların üstüne binip resimler çektirdiler. Bu karda kışta buz gibi evde, üç ayda İnce Memed’i bitirdim.”

Paraya ihtiyacı olduğu bir dönemde, önceden tanıdığı ve filmler çeviren bir sinemacı ondan bir senaryo yazmasını ister. Daha önce Abidin Dino ile bir iki senaryoda çalışmışlardı. Sinemacıya İnce Memed’in konusunu anlatır ve “bunu yaz, sana üç bin lira veririm” yanıtıyla heveslenerek bir ayda senaryoyu yazıp teslim eder. Yani aslında İnce Memed’in romanını yazmadan önce film senaryosunu yazmıştır. Fakat senaryoyu verdiği adama bir daha ulaşamaz. Film çekilemez. Yakın dostu Orhan Kemal o sırada Yeşilçam’la ilişkiye girmiş harıl harıl senaryolar yazmaktadır. O da yavaştan başlayacağını söylemektedir.

1964’de Amerikan Fox şirketi ondan İnce Memed’i filme çekme hakkını ister. Anlaşırlar, sözleşmeler imzalanır. Böylece yaklaşık 20 yıl sürecek bir yılan hikâyesi başlamış olur. Film 1965’te Çukurova ve Toroslarda çekilecekti. Senaryoyu Korkunç Koleksiyoncu filminin senaristi Stanley Mann kaleme alır. Bu senaryoyla Türkiye’de ilgili makamlara başvurular yapılır. Başvuru kabul edilmez. Şirketin sahiplerinden biri gelir, dönemin başbakanıyla görüşür ve Türkiye’de filmin çekilemeyeceği yanıtını alır. Şirket senaryoyu başkalarına tekrar yazdırır ve başvurular yapılır. Yine “çekilemez” denir. Hiç bir hükümet filmin Türkiye’de çekilmesine izin vermez. Hiçbir dönemde senaryo sansür kurulundan geçemez. Daha sonra yapım hakkı Peter Ustinov’a geçer. Film Yugoslavya’da çekilir. Doğrusu sinemanın altı milyon dolar harcanan İnce Memed’ine yazık olur. Çok kötü bir film ortaya çıkar.

İnce Memed eseri, sosyalizmin toprakla buluşmuş halidir. Neden bu eserden bu kadar korkulduğunu ise şu sözler çok güzel özetler: …İnce Memed ağayı öldürmeye gittiğinde; “Beni öldürmen neye yarar, bir ağa gider, başka bir ağa gelir” der. “Olsun” diye karşılık veren İnce Memed, “benim yerime de başka bir İnce Memed gelir” der.

Çırak ustasından ne öğrenir?

İnsanın adı, sanı, yaşı piştikçe, varoluşu gerçek anlamda gerçekleştikçe, kısacası büyüdükçe dünya tıpkı nefsi gibi giderek küçülür. İnsan büyüdükçe nefsi küçülür. İşte bu deneyimi, bu cümleleri Yaşar Kemal’i tanıdıkça kendi kendime yıllar yılları kovaladıkça söyledim, deneyimledim ve öğrendim.

Bir çırak bir ustanın yanında ne öğrenir? Ustadan sadece sanat veya zanaatını öğrenmez. Bu sadece küçücük bir şeydir. Asıl öğrendiği şey; onunla aynı atmosferi soluması, baktığını görmesini bilmesi, oturmasını, kalkmasını, yürümesini, kısacası yaşamasını bilmesini öğrenir. Havadan sudan konuşması bile onunla aynı havayı soluması, ustanın çırağına havanın nasıl soluduğunu öğretmesi yeterince bir ‘şey’ değil midir zaten! Öğrenmek dediğimiz nedir ki: Yandım, piştim, elhamdülillah değil midir?

Musa Anter dostluğu

Musa Anter’le olan anılarından sürekli söz ederdi usta. Özellikle Kürtçe ıslık çaldığı anki anlatımı ve anısını Musa Anter’in yaşamını anlattığım Araf oyununda video ile anlatıyor. Yani usta sahnede Musa Anter ile birlikle video yoluyla oynuyor. Oyunun en samimi anlatımdan bir tanesidir: “Musa Anter gibi öfkesiz Kürt görmedim. Onu öldürdüğü için bağışlamıyorum bu devleti.”

Kitapların, toprağın, doğanın, otun, böceğin, ateşin, ağacın, kuşun, yiğitliğin, taşın, dağın Mezopotamya’nın, Anadolu’nun, dünyanın ölümüdür Yaşar Kemal’in ölümü. Bir kalem, bir kağıt ve bir orman değil midir zaten bir yazarı var eden? Bir yazar, bir kalem bir kağıt ve bir ormanda tekrar yaşam bulmayacak mı sanki! Bir yazarın gövdesi, bir ağacın gövdesi kadar kadim, bir dağın heybeti kadar görkemli, bir kelebeğin gölgesi kadar hafif ise işte o zaman o gerçektir. Gerçeklik dediğimiz zaten bir rüya değil midir?

Kitap olmak insan olmaktan zordur. İnsan sonsuz olur. Kitap hep var olur. Aslolan o kitaba kendi kanından, kendi terinden damlatmak değil midir mürekkep yerine? İşte o zaman insan kendi yazdığı kitap olur. Ve işte o yüzden kitap olmak daha zordur. Hem bir kağıt olur, hem bir yazı olur hem de bir insan olur. O insan da bir yazar olur. Dünyaya sığmaz olur. Sonsuzluk içinde var olur.

Yazarın diğer yazıları

    None Found