Bir entelektüel fantezi olarak köye dönmek

Kent yaşamı her geçen gün daha fazla hücrelere bölünmüş, hücreler arası ilişkinin her geçen gün daha da zayıfladığı, zayıflatıldığı, insanın insanla ilişkisinin son derece mekanik, son derece yüzeysel bir temasla sınırlandığı bir toplum dışı yaşam formuna doğru doludizgin yol alıyor. Bu formun bir yaşam formu olduğu ne kadar reddedilemez bir gerçeklikse insan dışılığı da o kadar yakıcı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Her biri, bir köy nüfusunu barındıracak büyüklükteki devasa apartmanların, sitelerin bir cezaevinden farkı olmadığı, bu apartmanlardaki evlerin her birinin bir hapishane hücresi olduğu konusu uzun yıllardır ideolojik ve entelektüel düzeyde ele alınan, konuşulan ve bir retorik olarak dile gelen bir husustur.

Hala insanların bir araya gelebildiği, sohbetlerin yapılabildiği dost meclislerinin vazgeçilmez tartışma ve şikayet konularının başında gelir bu mesele. Ve istisnasız olarak bütün bu sohbetlerin sonunda kentte sürdürülen yaşamın bir hapis hayatından farkı olmadığı tespiti ve sonucuna ulaşılır, köye dönmek, toprak ve suyla hemhal olmakla ilgili bir karar alınır, en kötüsü bir plan yahut temenni dile getirilir. Hatta bazıları bu kararın bir denemesini gerçekleştirmek üzere bir hafta sonunu, bir yaz tatilinin bir kısmını köyde geçirir. Köyde bir süre deneme-yaşam serüvenine girenler bu denemenin sonunda döndükleri konforlu evlerindeki ilk işleri köyün tozundan toprağından kurtulmak için çeşmeyi açınca sıcak suyun hemen aktığı banyolarına dalmak olur. Büyük bir huzur ve güven hisseder elini uzatınca ulaştığı sıcak su bedeni üzerinde akıp giderken. Her zamankinden daha uzun sürer bu seferki banyo eylemi.

Sıcak bir banyonun ardından elde kumanda televizyon karşısındaki koltuk üzerinde bir iki saatlik bir uyku, doğayla, toprakla temas etmenin sertliğinin zorluğunun şaşkınlığını yaşayan bedeni restleyerek konforlu ve güvenli, sürprizleri olmayan yaşam dinamiğinin güvenli iklimine çeker. Birkaç hafta kentin hapishane olduğu mevzusu hiç dile gelmez, bu deneyimi birlikte yaşayan aile bireyleri adeta bir omerta işletirler. İçten içe konforlu, her şeyin el altında olduğu yaşama şükrederler. Ne zamanki kent yaşamının rutini, tek düzeliği, kaosu yeniden beynini, ruhunu, bedenini sıkıştırmaya başlar yeniden içinde köyle, toprakla buluşma isteği alev almaya başlar. Yeniden “köye gitmeli, toprağa suya dokunmalı” söylemi dillendirilmeye başlar.

Bir hafta sonunu yahut yaz tatilinin bir bölümünü köyde geçirmeyi deneyimleme imkanı yakalayamamış olanların içinde ise köye gitme, toprağa dokunma tutkusu alev alev dile gelir, tartışılır, detaylı planların yapılmasına kadar giden bir motivasyonu yaşamın nefes borusu haline gelir. Köye dönme planları, kent yaşamının kuşatılmışlığını, çekilmezliğini bir nebze hafifletir, katlanılabilir hale getirilir.

Kentte kurulmuş bu yaşam formunun terk edilmesi ve toprakla buluşma planı, kentle temsilini bulan kapitalist modernite ile çok ciddi bir ideolojik hesaplaşma yaşanmadan, bir kopuş teorisine ruh ve beden hazır hale getirilmeden asla mümkün değildir. Bu kopuşun köye gidilerek yapılabileceği ise mevcut gerçeklik içerisinde bir kaçıştan, bir teselli ikramiyesinden başka bir şey değildir. Nüfusun nerdeyse dörtte üçünün yaşam alanı olan kent içerisinde ortakçı, dayanışmacı, toplumsallık dinamikleri güçlü bir yaşam kurulabilir ise ancak köye dönmek, yeniden bir köy, toprak, doğa ilişkisi kurmak mümkün olur. Diğeri bir entelektüel fanteziden ötesini ifade etmeyecektir.

Yazarın diğer yazıları