Bir gün de halkın güvenliğini düşünseydiniz…

Şu güzelim dünyada, ana sütü kadar kutsal ve dokunulmaz olan hakların bu kadar pervasızca çiğnendiği kaç coğrafya vardır acaba? Tarihe "6-7 Ekim" olayları olarak geçen Kürdistan’daki Kobanê eylemliklerinde yaşananlar ve sonrasında devletin "iç güvenlik yasası" çıkartarak sorunu çözme refleksi üzerine binlerce şey söylenebilir. TV kanallarından polis kurşunuyla ölen onlarca gencin tek bir tanesinin dahi isminin ağızlara alınmamasını büyük bir şaşkınlık ve vicdan yaralanmasıyla izliyorum günlerdir. Hiçbir ölüm haklı değildir; hiçbir ölümün gerekçesi olamaz.
90’ları iliklerine kadar yaşamış, JİTEM merkezleriyle işkence suretiyle tanışmış ve yaşıtım olan yüzlerce arkadaşımı, yakınımı bu savaşta yitirmiş biri olarak, her ölümün asla yeri doldurulamaz bir boşluk bıraktığını; "onlar" öldükten sonra yaşamın artık eksik ve yarım-yamalak olduğunu deneyimleyenlerden biriyim. Bu ülkenin "batı" yakası, savaşı, evlatlarının cenazelerini aldıktan sonra tanıdı. Onların 35 yıllık savaşla ilgili söyleyecekleri tek ve ilk şey evlat acısıdır. Ancak Kürdistan, savaşın her yönünü yaşadı. Kürtler sadece evlatlarını yitirmediler; "batı" yakasından farklı olarak, köyleri de yakıldı,  boşaltıldı; bir gece yarısı bilmedikleri kentin varoşlarına savruldular, hala binlercesinin bir mezarı dahi yok; gözaltında kaybedildiler; Ankara’da talimatı verilen sokak infazları, Hizbi-kontra tetikçilerince sokak sokak gerçekleşti. Kadınlar gözaltında tecavüze uğradı. O zaman da TV’ler sustu; devlet güdümleri basın gerçekleri çarpıttı ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra devletin en üst düzey generallerinin de olduğu birçok öldürme olayının aslında devlet içi hukuk dışı organizasyonlar tarafından gerçekleştiği ortaya çıktı. 1994 Lice katliamı, bunlardan sadece birisidir. İttihat ve Terakki’den bu yana, bu devletin geleneğinde, karşıtlarını düşman olarak görme ve her türlü kirli ve hukukdışı yöntemi devreye sokma vardır. Kobanê’de yaşanan insanlık dışı saldırıları protesto eylemliklerinde Kürdistan’da yaşanan bazı olayların tüm ayrıntılarıyla aydınlatılması gerektiğine inananlardanım.
Ancak Başbakanından Cumhurbaşkanına, bakanlardan TV’lerdeki maaşlı "gazetecilerine" tümü bir ağızdan yaşanan olayları ve gerçekleşen ölümleri Kürt hareketinin üzerine atmış bulunmaktalar. Bunları yaparken de yine hepsi sadece Diyarbakır’daki bir ismi vererek, 7’sinden 70’ine halkın ortaya koyduğu tüm tepkileri görmezden gelmekte ve kriminalize etmektedir.
Peki buradan soruyorum:Neden kimse Diyarbakır’da polis kurşunuyla öldürülen Turan Yavaş’ın, Hasan Gökyüz’ün, Riyat Güneş’in, Hüseyin Daşkak’ın, Mahfuz Enez’in, Süleyman Kale’nin, Yusuf Tokar’ın, Mahsun Çoban’ın, Uğur Özbay’ın, Baver Şeyhanlıoğulları’nın, Mesut Menekşe’nin, Murat Dağ’ın adını bile ağzına almıyor? Neden bu ülkenin başbakanı sadece birinin ailesini telefonla arayıp başsağlığı diliyor da İHD’nin raporuna göre öldürülen diğer 45 kişinin ailesine telefon etmiyor? Neden onların acısını da paylaştığını söylemiyor bu ülkedeki tek bir Hükümet yetkilisi? Antep’de linç edilerek öldürülen beş kişiden olan Süleyman Balcı’nın 15 ve Sevgi Alıcı’nın ise 16 yaşında olduğunu neden kimse yazmıyor? Kürdistan’da polisin ve "sivil" uzantılarının bizzat öldürdüğü, batı illerinde ise yine polisin ve kışkırtıcı haber yapan basının yönlendirmesiyle linç edilerek öldürülen bu gençlerin hesabını kim verecek?
Kobanê protestolarında yaşananları günlerdir yandaş basın organlarının da desteğiyle çarpıtarak sunan AKP, bununla, ellerine yapışan 46 canın kanını mı temizlemek istiyor? Aylardır Kobanê’de yanan ateş bizi de yakacak deyip duruyorduk da neden kimse dikkate almadı? Neden bu halkı yatıştıracak insani tek bir adım atılmadı? IŞİD katliamları kınanmadı?
Unutulmamalıdır ki, halkların direnme hakkı BM bildirgeleri başta olmak üzere ulusalüstü tüm sözleşmede güvence altına alınmıştır. Gözbebeğimiz gibi gördüğümüz gençlerin kanı, her şeyden daha değerlidir. Şimdi de onların katledilmelerini meşru göstermek için ikide bir de "kamu mallarını" gerekçe göstererek zaten ciddi yetkilerle donatılmış olan polise daha başka yetkiler veriliyor. Demokratik gösteri hakkı kriminalize ediliyor; "17 ve 25 Aralık" dosyaları takipsizlikle sonuçlanıp kapatılınca birkaç ay önce tutuklanma gerekçesini "somut ve kesin şüpheye" bağlayan gerekçeler tekrar kaldırılarak "makul" şüpheye indirgeniyor. Böylelikle tüm muhaliflerin grup grup gözaltına alınarak tutuklanmalarına  zemin hazırlanıyor.
Özetle, yine devletin güvenliği halklın güvenliğinden evladır denerek, tüm hak ve özgürlükleri zaptu rapt altına alan düzenlemeler geliyor.
Buna karşı da halkların meşru direnme hakkından başka çıkar yol kalmıyor…

Yazarın diğer yazıları

    None Found