Bir katliamın günlüğü

Telefon sesiyle yataklardan fırladığımızda saat sabahın beşiydi, tarih 19 Aralık 2000. Telefondaki ses, "cezaevlerine saldırı olmuş” deyip kapatmıştı. Bunu bir çağrı gibi algılayan insan hakları savunucuları, aceleyle giyinip İnsan Hakları Derneği’nin yolunu tutmuştuk. Yarım saat içinde pek çok kişi dernekte bir araya geldiğinde, görüntülü olarak saniye saniye dünyaya ilan edilen bir katliamla karşı karşıya olduğumuzu anlamıştık…

F Tipi cezaevleri tartışması neredeyse üç yıldır devam etmekteydi. Dünyadaki örnekleri üzerinden çalışmalar yapılmış, tecridin bir işkence uygulaması olduğu ortaya konmuştu. İnsan üzerindeki etkilerinden dolayı ceza infaz sisteminde tercih edilmemesi gerektiğine şüphe kalmamıştı. Hatta toplumda bu yönde bir duyarlılık bile yaratılmıştı.
Cezaevlerinde ise, F Tipi cezaevlerine geçişi engellemek için başlatılan açlık grevleri ölüm orucuna dönüştürülmüştü. Ölüm oruçlarında can kaybı endişesi yaşarken, devletin bu saldırısı toplu bir katliamla yüz yüze getirdi hepimizi… Sonradan yapılan resmi açıklamalarda, bir yıldır hazırlığı yapıldığı söylenen bu katliam sayesinde zorla, işkenceyle, öldürerek F Tipi cezaevlerini yaşama soktu devlet. Saldırının 20 cezaevine aynı anda başlatılması bu planın bir parçasıydı. Herkes kendi derdine düşürülmüş, tepkiler parçalanmıştı.
Katliam görüntüleri ve sonrasına dair bilgiler geldikçe, yaşadığımız endişe çığ gibi büyümüştü. Her şey hem o kadar açık ve hem o kadar belirsizdi. Dernek binasını gece gündüz açık tutuyorduk. Bir avuç insan hakları savunucusu her biri can yakan pek çok soruya yanıt bulmaya çabalıyorduk. Duyarlı avukatlar, doktorlar, herkes canhıraş bilgi taşıyorlardı derneğe.
Katliamın sıcak etkisi aylarca devam etti. Kim öldü, kim kaldı, hangi hastanede, hangi cezaevinde sorularına aylarca yanıt arandı. Tüm imkanlar kullanılarak ulaşılan isim listeleri her saniye yeniden güncellenerek ailelere ve kamuoyuna ulaştırılmaya çalışıldı.
Ölenler vardı, biliyorduk, ama kimdi? İsimler açıklandığında başka bir karmaşa daha yaşandı. Açıklanan isimlerden bazıları ölmemişti. Bazıları yaralıydı ya da başka cezaevlerindeydi. Bu karmaşa en az bir ay devam etti. Aileler her bilgiyi bizden teyit etmek istiyorlardı. Bizimle birlikte, evlerine gitmeden, bir ay boyunca sağlıklı bir bilgiye ulaşmaya çalıştılar.
Her gün eylemler yapıldı, devlet protesto edildi, insanlar çocuklarını sordu. Cenazeler defnedilmeye başlandığında halen yanıtsız sorular vardı… Yanmış, parçalanmış bedenlerin kime ait olduğunu saptamak bir hayli uzun sürmüştü. Ailelere bir acı da burada yaşatıldı, kömürleşmiş bedenlerden kimlik tespitine zorlandılar. Aile fertleri kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Bir olayı hiç unutmuyorum, ertesi gün cenazesi kaldırılacaktı, gece saat üç gibi telefonum çaldı, arayan ablasıydı, "amcam teşhis etmiş ama annem ve ben emin değiliz, o olduğuna inanmıyoruz, siz ne derseniz ona inanacağız, ne olur o değil deyin cenazeyi almayalım” diye feryat ediyordu.
O kadar çaresizdi aileler, o kadar çaresizdik hepimiz. Cenazelerin defin için hazırlanması sırasında, bizi insanlığımızdan utandıran gerçeklerle bir kez daha yüzleştik. İnsanlık kömür olmuştu tutsak bedenlerde, parça parça edilmişti devlet eliyle…19 Aralık, 20 cezaevine aynı anda gerçekleştirilen katliamın 12. yıldönümü. Halen sorumluları yargı önüne çıkartılmamış, pek çok yönü karanlıkta tutulan bir katliam…
Ve halen on binin üzerinde siyasi tutsak, tecrit işkencesi altında yok edilmeye çalışılmaktadır. Yaşananlar gösteriyor ki; ağır tecrit işkencesi bile siyasi tutsakların yaşama ve mücadele etme inançlarını, kararlılıklarını kıramadı. Ancak yine görünen o ki; ne yanan parçalanan mahpuslar, ne o günlerin tanıkları, bu katliamın hesabı soruluncaya ve tecrit uygulaması son buluncaya kadar yerlerinde huzur bulamayacaklar.

Yazarın diğer yazıları