Bir ‘kaza’ üzerinden yeni rejime bakmak

Kaza, Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre, istem dışı veya umulmayan bir olay dolayısıyla bir kimsenin, bir nesnenin veya bir aracın zarara uğramasıdır. İş kazaları için kaza teriminin kullanılması da buradan gelir; yani, işin kendi süreci çerçevesinde ve ölçeğinde gereken tüm önlemlerin alınmasına, tüm risk senaryolarının çizilmesine, çalışanların bilgilendirilmesine ve kurallara uymalarının sağlanmasına, çevre koşullarına göre meydana gelebilecek durumların düşünülerek önceden tedbir alınmasına rağmen meydana gelen nesnenin, canlının ve çevrenin zarar görmesi durumudur. Bu yüzden üretim veya hizmet çevreye, işçilere ve doğaya zarar vermeyecek (ya da en az zarar verecek) şekilde planlanır; işin tüm basamaklarının zaman, maliyet, malzeme ve emek-gücü planlaması buna göre yapılır. Dolayısıyla, her üretim aşamasında sürekli bir maliyet gerektirir önlemlerin alınması, aynı zamanda insan ve doğanın korunması da zaman kaybıdır çoğu kez. İnsanı ve doğayı korumak için her zaman bu kayıpları en aza indirgeyecek planlamalar yapılır.

Zira insan canının da, doğanın gördüğü zararın da telafisi yoktur. En azından işçilerin, kadınların, ekoloji ve halk hareketlerinin güçlü kazanımlar elde ettiği demokratik ülkelerde böyle olması beklenir. Yine de tüm bilimsel hesaplamaların yapılmasına rağmen, bir depremin/göktaşının/selin insanların ulaştığı bilimin ötesinde zarar verdiği durumlar yüzünden oluşan işkazaları ise “kazadır” veya kaderdir. Zira önlemler alınmış, tevekkül içinde çalışılmaktadır.

Şimdi ise hafta içi Türkiye’deki bir “kazaya” bakalım. Kazanın gerçekleştiği yer olan Kocaeli. Valiliğin yaptığı açıklamaya göre: “… devam etmekte olan Kuzey Marmara Otoyolu çalışmaları esnasında Gebze Tavşancıl kesiminde Osmangazi Köprüsüne yakın bir noktada yapılmakta olan viyadüğe 2. kademe beton dökülürken beton bloğun ters dönerek üzerindeki işçilerle birlikte aşağı düşmesi sonucu iş kazası meydana gelmiştir”. Ardından da üç işçinin öldüğü ve bir işçinin yararlandığı “kazaya” ilişkin Gebze 1. Sulh Ceza Hakimliği’nce, ilişkin yayın yasağı kararı verilmiş. Yayın yasağı gelmeden önce yapılan haberlerden anlıyoruz ki 300 kişinin hemen hepsinin taşeron olarak çalıştığı, inşaat hükümete oldukça yakın bir ortaklık tarafından yürütülüyor: Kolin-Cengiz-Limak. Türkiye’de son süreçte yapılan altyapı ve kentsel dönüşüm projelerinin çoğunluğu gibi.

Hava şartları hesap edilmeden, daha kısa zamanda iş bitirmek daha yüksek kar ve itibar getirdiği için ihalenin süresinin olması gerekenden kısa tutulduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla ihalenin süresine yetişmek içinse işçilerin çok uzun ve yoğun şekilde çalıştırıldığını da öğreniyoruz. Vardiya 12 saat ve 7 saat de fazla-mesai yapmaları gerekiyormuş. Bu çalışmanın karşılığı ise güvencesiz çalışma ve düşük ücret olmakla kalmıyor, daha “şanssız” olan işçiler için ölüme kadar varıyor. Bu tür inşaatlarda işçilerin ölmesine neredeyse normal gözüyle bakılıyor artık, zira üretim süreci bir kar-can-zarar hesabına dönüşmüş durumda bizimki gibi ülkelerde. Maliyetlerin artmaması için, oluşabilecek “kazalara” karşı kasko bile bulunuyor.

İnsanların ölmesi veya tarihi ve doğal varlıkların zarar görmesi durumunda ödenen tazminat, kar karşısında o kadar düşük ki şirketler tazminatı tercih ediyor ve riske rağmen işçileri çalıştırıyor. Şirketin itibarını koruma görevi ise medyaya ve hukuka düşüyor. Medyada ya küçük haberler olarak çıkıyor bu “kazalar” ve kazayı geçiren işçiye suçu atan bir dille yazılıyor veya tamamen görmezden geliniyor. Zira havuz medyasının asıl gördüğü, reklam gelirleriyle birlikte şirketlerin yatırımları. Bu şirketlerin başarılarıyla övünen Türkiye’nin kalkınmasını ve zenginleşmesini kıskanan “hayiiiin-dış ve iç güçler, fesatlık peşinde” onlara göre. İtiraz edenin veya hakkını arayanların ise işi zor. İşin ucu, ya cezaevine ya  sürgüne varıyor. Bu noktada egemenlerin çok önemli bir destekleri daha var: Diyanet. Verilen fetvalar ile tüm bu kazalara kader denmesi ve “Allah’ın ve şirketlerin takdirine” itiraz edilmemesi salık veriliyor. İşçiler “ya tevekkül” dediğinde ise sonuç yine ortada.

Biz adını doğru koyalım. Yaşanan iş cinayetidir. Risk senaryolarında açıkça görülen olma olasılığın hesaplanmış, hiçbir can kaybı veya çevre zararına kaza denmez, cinayet denir. Bu cinayetlerin maktulü, işçiler, kadınlar, Aleviler, Kürtler, muhalifler veya herkestir aslında. Katiller ve ortakları ise sistemin böyle işlemesinden nemalananlardır. Bu açıdan uzun süredir taraflar oldukça ayrışmış durumda. Kişinin hangi tarafta kendini gördüğü ise insan kalmakla imtihanımız.

Yazarın diğer yazıları