Bir kentin KIRIMI

 Diyarbakır’ın Diclekent veya Bağcılar bölgesinin İstanbul’daki herhangi yeni bir bölgesinden, yerleşim alanından farkı kalmadı. Biz de maalesef kapitalizmin dayattığı, yaptığı yoldan yürümek zorunda kaldık diyebilirim. Bunun nedeni kapitalizm ve kapitalizm karşısında direnemeyen yığınlardır.

ZABEL MİRKAN

AKP döneminde inşaat sektörü şaha kalktı gibi görünse de halkın yaşadığı, görünenden hayli farklıydı. 2002’de her 100 haneden 73’ü oturduğu evin sahibiyken; 2018’de her 100 haneden 56’sı oturduğu evin sahibi. Yarım kalan inşaatlar ve kimsenin kiralamadığı boş daireler ise cabası…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre; Türkiye genelinde konut satışları 2019 Haziran ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 48.6 oranında azalarak 61 bin 355 oldu. Konut satışlarında, İstanbul 10 bin 60 konut satışı ve yüzde 16.4 ile en yüksek paya sahip oldu. Satış sayılarına göre İstanbul’u, 5 bin 430 konut satışı ve yüzde 8.9 pay ile Ankara, 3 bin 390 konut satışı ve yüzde 5.5 pay ile Antalya izledi. Yaz döneminin gelmesi ve yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye seçimi konut satışlarına da olumsuz bir şekilde yansıdı.

Kaydedilen son verilere göre İstanbul’da ortalama konut satış fiyatı 440 bin 335 TL, geri dönüş süresi ise 22 yıl. İstanbul’da en fazla değer kazanan ilçeler yüzde 17.96 ile Avcılar, yüzde 10.88 ile Adalar, yüzde 10.70 ile Büyükçekmece, yüzde 10.48 ile Esenyurt ve yüzde 9.04 ile Çatalca oldu.

İç göç ile gündemde olan İzmir’de ortalama konut satış fiyatı 345 bin 600 TL ve konut yatırımının geri dönüş süresi 20 yıla çıktı. İzmir’de en fazla değer kazanan ilçeler sırasıyla yüzde 24.66 ile Narlıdere, yüzde 18.40 ile Urla, yüzde 16.43 ile Menemen, yüzde 15.55 ile Bergama, yüzde 15.53 ile Güzelbahçe oldu.

Gayrimenkulün değeri yüzde 60 düştü

Kürdistan’daki konut fiyatlarını şekillendiren ise çözüm süreci, savaşın yeniden başlaması ve öz yönetim direnişlerinden sonraki devlet saldırısı oldu. 2013’te başlatılan çözüm süreci arsa ve konut fiyatlarını artırmış, Amed’de arsa fiyatları iki katına çıkmış, konut fiyatları ise yüzde 40 artmıştı. Çözüm sürecinden 4-5 ay öncesine kadar 20 bin TL olan arsa fiyatları, süreçle birlikte 50 bin TL’ye kadar yükselmiş ve Kürdistan’daki kira fiyatları da artmıştı.

Çözüm sürecinin bitmesiyle birlikte yatırımın ardından gayrimenkul sektörü de olumsuz etkilenmiş ve Kürdistan’da birçok şehirde konut ve arsa değerlerinde yüzde 60’a varan oranlarda değer kaybı yaşanmıştı. Gayrimenkulün değeri Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde yüzde 60, Amed’de ise yüzde 40 oranında düşmüştü. Şu an ise yeniden artışta…

Tarihi mimari tamamen bozuldu

Öz yönetim direnişlerinden sonra devlet tarafından yerle bir edilen yerlerdeki inşa çalışmalarının hızlıca tamamlanmasına yönelik yapılması gereken ne varsa “devletin gücünü ve kararlılığını” göstererek yapacaklarını belirten Murat Kurum, Bakanlık olarak dört bir koldan çalışacaklarını söylemişti. Nitekim öyle de oldu, bu açıklamayı Sur’daki devasa projeler izledi.

Valilik ve kayyumun ortaklaşa çalıştığı projelerle Sur, tarihi mimarisi tamamen bozularak adeta yeniden inşa edildi. Tabii buna inşa denirse. Bu projelere ek olarak Amed’e iki adet millet bahçesi yapıldı. Bu bahçelerden biri eski stadın olduğu yere, diğeri ise Dicle Vadisi’ne kuruldu.

Güncel konut fiyatlarına baktığımızda ise tablo şöyle: Kayapınar, Medya’da 2+1 bir ev 200 bine satılırken, yine Kayapınar’da “Rönesans Konutları” olarak geçen yeni projede bir dairenin fiyatı 470 binden başlıyor; Diclekent’te ise bu fiyatlar 500 bine kadar çıkıyor. Bağlar’daki evlerin fiyatları ise yine 190-200 bin bandında…

Mimarlar Odası ne diyor?

Amed’de sürece göre son derece farklılıklar gösteren durumu Mimarlar Odası Amed Şube Başkanı Şerefhan Aydın’la konuştuk. Aydın kentin durumundan, Sur’da yıkılan yapıların özelliklerine, Hevsel Bahçesi’nden Millet Bahçesi’ne uzanan “serüveni” gazetemize anlattı.

Bize yıkılan yerlere inşa edilen Sur Projesi’ni anlatabilir misiniz? Ve beraberinde kurulan Millet Bahçeleri’ni? Bu projelerin amaçları ve işlevleri nelerdir?

Kent savaşıyla birlikte çok boyutlu, çok amaçlı bir yıkım gerçekleşti Sur’da. Belki de yıllardır özlemi duyulan bazı hayallerin gerçekleşmesi durumu ortaya çıktı devlet açısından. Çünkü Sur, özellikle 80’li yıllarda başlayan iç savaşın, çatışmaların sonucunda köylerin yakılmasıyla beraber ciddi bir savaş göçü alan bir bölgeydi. Burada ciddi anlamda politik bir nüfus mevcuttu. Şu anda da mevcut; ama bir kısmı yeniden göçe zorlandı tabii. Bu durum da devlet için daima bir tehdit olarak algılandı ve onlara göre bu nüfusun bir şekilde oradan dağıtılması gerekiyordu. Çünkü bu nüfus politik bir nüfus ve Kürt siyasi hareketini, parti bazında besleyen bir nüfus. Ciddi bir oy potansiyeli var burada. Temel amacın ve geçmişten beri güdülen amacın bu olduğunu tespit etmek gerekiyor öncelikle.

Kent savaşlarıyla birlikte de bu projeyi gerçekleştirmeye çalıştılar ve ciddi anlamda bir kırım gerçekleşti Sur’da. Kültürel, ekonomik, tarihi, mekânsal, sosyal bir yıkım süreci yaşandı. Kırım daha kapsayıcı bir kavram, kültürel soykırım da denilebilir Sur’da yapılanlar için. Tabii bu işin sosyal boyutu. Mekânsal boyutta baktığımızda orada da aynı şekilde tarihi bir kıyım gerçekleşti. Binlerce yıldır Sur’a gelen bütün medeniyetlerin bir şekilde yaşam alanlarında, evlerde iz bıraktığını görüyoruz ve bunların tümü insanlığa mâl olmuş değerler olarak karşımızda duruyor.

6 mahalle çöle dönüştü

Sur kentinde çatışmayla savaşla birlikte, özellikle altı mahallede, ciddi bir yıkım gerçekleşti. Bu bölge bir tarlaya, çöle dönüştürüldü ve o yapılardan kırıntı dahi bırakılmadı. Dolayısıyla burada tarihi bir suç da işlenmiş oldu. O tarihi yapılar, insanlığın ortak mirasıydı. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre korumaya alınmış yapılar ve değerlerdi. Ancak emniyetin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Karayollarının ortak operasyonuyla o yapılar yerle bir edildi. Yasaklı altı mahalleden bahsediyorum, yasağın hâlâ sürdüğü altı mahalleden. Ve bizim tespitlerimize göre yaklaşık 100 tane tescilli, 250 tane de tescilli olmayıp da yıkılan tarihi yapı bulunuyor.

Normal şartlarda, gerçek anlamda hukuk mekanizmaları işliyor olsaydı bu yıkımda suçu olan herkesin uzun yıllar hapis cezalarıyla yargılanmaları gerekirdi. Ortak miras dediğimiz bu yapılar ve mekânlar kolaya kaçırılarak yıkıldı, oysa ki kurtarılabilirlerdi. Operasyonlar sonucunda elbette bazı yapılar hasar gördü; ancak bizim tespitlerimize göre çok lokal bir bölgede böyle bir yıkım gerçekleştirildi. Söz konusu altı mahallenin yüzde 83’ünde, kesinlikle yıkımı gerektirecek ciddi bir tahribat yoktu. O yapılar onarılıp insanlığın tarihi mirası adına korunabilirdi, ancak dediğim gibi kolaya kaçıldı. Ve bu süreçte hukuk da askıya alındığı için buna dair herhangi bir yaptırım süreci gerçekleşmedi.

Ancak biz Mimarlar Odası olarak ciddi bir çaba içerisindeyiz. Hukuki sürecin ilk günden bugüne yakın takipçisiyiz. Buna dair çalışmalarımız devam ediyor. Suç duyurusunda bulunacağız. Özellikle tescilli yapıların yıkımında ”emeği” geçen, payı olan kurum ve kuruluş, yetkililer, şahıslar hakkında bir suç duyurusu başvurumuz olacak yakın zamanda.

Yapay villalar yerleştirildi

Yıkılan yerlerde yeni yapılan yapılara baktığımızda da aslında çok yapay duran, Diyarbakır mimarisinin yakınından bile geçmeyen, maketi andıran ve Türkiye’nin herhangi bir yerinde yapılan yeni binalar, villalar gibi yapıldı bu yapılar. Ve nihayetinde sözde ”Diyarbakır Evi” diye bazalt taşla makyajlanıp bir şekilde pazara sunuldu. Bu tabii ki tarihi ve mimari dokuyu son derece zedeledi. Yapay bir inşaat, yapay bir mimari bırakıldı geride. Billboard’lara, televizyonlara ”Diyarbakır tarihi evlerini yeniden ayağa kaldırıyoruz” gibi gerçeği yansıtmayan reklamlar verildi. Bu betonarme yapıları her yerde görebiliriz. Özellikle bizim övündüğümüz, korumak zorunda hissettiğimiz şey neydi Sur içerisinde? Tarihi bir değer olan Diyarbakır evininin özgün kimliğinin, yerinde korunmasıydı. Fakat çok yapay uygulamalarla o tarihi yapıların yerine yapay villalar yerleştirildi.

Şunu belirtmek gerekiyor: Bir kişide, bir grupta, bir toplulukta, bir halkta sahiplenme duygusu yoksa o değeri gözden çıkarması da bir o kadar kolay olacaktır. Kendisini ait görmediği evi, yapıyı yıkması, talan etmesi daha kolaylaşır. Sur için dediklerimizin aynısı Hasankeyf, Lice Fis Ovası’ndaki Dakyanus Antik Kenti, Kulp’tan başlayıp Silvan’a kadar gelen doğa harikası olan bölgeye yapılacak Silvan barajı, aynı şekilde Dersim ve Munzur dağlarının maden aramasına açılması için de geçerli. Bu gibi doğal, yapısal, kültürel ve tarihi yıkımları kolay gerçekleştirebilirsiniz, bunları sizin değeriniz olarak görmüyorsanız. Kolayca talan edebilir, yerle bir edebilirsiniz. Bunlar için politik amaçlı bir projenin uygulamalarıdır diyebiliriz.

Hevsel’e müdahale

Hevsel Bahçeleri’nde de görüyoruz bunu. Hevsel Bahçeleri’ne ”Millet Bahçeleri” adı altında bir müdahale gerçekleştirildi ve bu aslında doğrudan doğruya doğaya müdahaleydi. Kayyumlu belediyeler ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ortak çalışmasıyla burada bir projede gerçekleştirildi ve UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan bir yerde, bu tür bir doğa tahribatı gerçekleştirdi yetkililer. Hevsel Bahçeleri ve Sur’un kendisi koruma listesinde olduğu için insanlığın gözü gibi koruması gereken değerlerdir ve böyle müdahalelere açık yerler değillerdir buralar. Ancak maalesef  mevcut düzende bu tür müdahalelerin fazlalığına şahit oluyoruz. Bu da dolaylı olarak sistemin ne denli çöktüğünü gösteriyor bize. Sistem çöktüğü için, birilerinin olumsuz inisiyatifi sonucu böyle uygulamalar gerçekleştiriliyor. Bu inisiyatifler bazen yerel inisiyatiflerken, bazen de Ankara merkezli, cumhurbaşkanının kendisinden tutalım da hükümetin bazı bakanlarının talimatıyla direkt gerçekleştirilebiliyor böyle yıkımlar.

Özellikle Hevsel’de gerçekleşen yıkım böyle meydana gelmiştir. Hevsel yine ortak değer olarak görülmediği için bu tahribata maruz kalmıştır. Peki bu projelerin amacı nedir? Bir halk kendini nasıl var eder? Kültürüyle, hafızasıyla, tarihiyle ve doğasıyla. Dikkat edelim, tüm bu müdahaleler toplumsal hafızaya, halkımızın bağlı olduğu değerlere doğrudan bir saldırı aslında. Bu yıkımlar politik bir amaç barındırıyor. Rant amaçlı çabalar da tabii ki var; ancak bana sorarsanız bunun temelinde halkımızın kolektif değerleri olan; kültürü, tarihi, doğası, coğrafyası, toprağı ve sanatına yapılan bir saldırıdır bu.

Amed özelinde bahsedecek olursak konut ve kira fiyatlarında bir artış görünüyor, özellikle lüks konut inşasında bir yığılma var. Bunun nedeni nedir?

Bu belki de kanayan yaramız. Amed gibi bir kentte, ki 99 yılından beri -2,5 yıllık kayyum dönemini saymazsak- yerelde iktidar olan, yerel gücü elinde bulunduran Kürt siyasetiydi. Kürt siyaseti gerek belediyeler, gerekse meclisteki milletvekilleriyle ciddi bir güçtü. Ciddi bir paradigması da mevcuttu. Ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmalar son derece etkiliydi ve buna yönelik işlerin yapılması da istendi. Ancak pratiğe baktığımızda, gerçekten keskin bir anlamda farkını ortaya koyabilecek bir kentleşme politikası ortaya koyamadı. Yerel yönetimlerin veya genel olarak Kürt siyasetinin eliyle böyle bir yöntem gerçekleşemedi. Onun içindir ki Diyarbakır’ın Diclekent veya Bağcılar bölgesinin İstanbul’daki herhangi yeni bir bölgesinden, yerleşim alanından farkı kalmadı. Biz de maalesef kapitalizmin dayattığı, yaptığı yoldan yürümek zorunda kaldık diyebilirim. Bu bir özeleştiridir. Mimarlar Odası’nın da bu özeleştirinin bir parçası olduğunu belirtmemiz gerekir çünkü kentin meslek örgütüdür ve sorumluluğu vardır. Çünkü teori düzeyinde alternatif bir model iddian var ancak bunu yerelde tüm gücünle -elbette merkeze bağlılığın dezavantajları var ama- herhangi farklı bir kentleşme modeli üretemeden klasik kapitalizmin sana dayattığı bir kentleşmeyle devam etmek zorunda kalmak bu sürecin sonucu. Maalesef buna müdahale edilemedi ve alternatif bir model gerçekleştirilemedi. Dolayısıyla konut ve kira artışları da lokal bir değerlendirme olarak kalıyor, çünkü her yerde gelişen bir durum bu.

Büyük yığınlar için önemli olabilir bu artışlar, ancak Amed’deki burjuva sınıf, elit sınıf ve orta sınıf için çok da önemli bir durum değil bu. Bunu bir şekilde karşılayacaktır o insanlar zaten. Bankaların verdiği faizli, insan yaşamını 10-15 yıl ipotek altına alan kredilerle de olsa karşılayacaktır. Sistem çıtayı yükseltiyor ve insanlar da kolay bir şekilde oraya uzanıyor. Sen zaten kentleşme politikanda buna dair alternatif bir model üretemediğin için bir şekilde treni kaçırmış oluyorsun. Sürece kendi perspektifinle müdahil olamıyorsun, yerel yönetimler için söylüyorum. Diyarbakır kenti özelinde konuşacak olursak diğer kentlerden farkın kalmamış oluyor yani. Bunun nedeni kapitalizm ve kapitalizm karşısında direnemeyen yığınlardır, halktır aslında.

Bu konutlara halkın ilgisi nedir?

Orta sınıfın son derece ilgisini çekiyor tabii. Son derece lüks, konforlu, ”modern” denilebilecek imalatlar oldukları için cazip geliyor. Cazip geldiği için de toplum çoğu değerinden vazgeçip bu tür bir mekânlarda yaşamak için bir şekilde bu hayalini gerçekleştiriyor. Kapitalizmin en etkili aracı tüketim sonuçta. Sistem halkı böyle yönlendirdiği için bu sonuçları yaşıyoruz.


Kriz inşaat sektörünü vurdu

İnşaat alanında Türkiye ekonomisinin, özellikle AKP ile birlikte, yarısını inşaat sektörü oluşturuyordu. Son 2-3 yıldaki inşaat sektöründeki bu durgunluk ya da kriz, ülke ekonomisini sarstı. Özellikle Diyarbakır’daki inşaat sektöründe ciddi bir durgunluğa yol açtı. Ve bu yüzde ellilik dediğim orandaki durgunluk birçok sorunu da beraberinde getirdi. Ciddi bir işgücü, insan gücü vardı bu sektörde. Ancak krizle birlikte, inşaatların tükenmesiyle ciddi bir işsiz nüfus ortaya çıktı. Bu da beraberinde toplumsal bunalımları, çıkmazları ve depresif ruh hallerini getirdi. Çünkü çok ciddi bir pay bahsedilen. İnşaat sektörünün büyük oranda ülke ekonomisinde yer alması istisnai bir durum ve Türkiye böyle bir ülke. Dolayısıyla ciddi bir mutsuzluğu da beraberinde getirdi bu kriz.

TOKİ konutlarına da kısaca değinecek olursak; TOKİ’nin asıl ortaya çıkış amacı dar gelirli, yoksul insanları konut sahibi yapmaydı. Tabii bedava değil. Düşük ücretlerle, uzun yıllar insanları borçlandırarak konut sahibi yapma amacıyla oluşan bir projedir TOKİ projesi. Fakat zamanla amacından saptı, ülkenin çoğu alanında olduğu gibi. Şu an zenginlere, burjuvaya konut üretip satma gibi bir işlev kazanan müteahhit firmaya dönüştü TOKİ…

Yazarın diğer yazıları

    None Found