Bir kere daha Fanon

Frantz Fanon’u elbette post-kolonyal düşüncenin ilk büyük düşünürü olarak selamlıyor ve çoğunlukla da bu bağlamda okuyoruz. Fakat Fanon’un psikanalitik kuram açısından da Freud’un hep el üstünde tutulmuş olan Oedipus Kuramına yönelik ilk ciddi eleştiriyi getirmesi bakımından özgül bir yeri bulunmaktadır. Oedipus Kuramı çocuğun arzusunun ötekisinin anne-baba olduğu bir denklem oluşturur ve arzu nesnesi üzerine yaşanan bilinçli ya da bilinçdışı çatışmaları da bu denkleme kaydederek açıklar. Fanon, ebeveynin ve daha çok da Baba’nın konumunun simgesel olduğunu, dolayısıyla da simgesel olarak yapılanmış da olabileceğini belirterek, sömürgelinin arzusunun ötekisinin asla elde edemeyeceği ırksal, beyaz öteki olduğunu ileri sürüyordu. Bu ise sürekli kanayan bir yara durumundaydı; bu arzu nesnesinin asla elde edilemeyeceğine dönük sezgisi, sömürgelinin kendini bir tür öz-değersizlik hissiyatı içerisinde bulmasına neden oluyordu. Çünkü arzusunun önündeki engel olarak kendi varoluşunu görüyordu. Bu da örtük bir kendinden nefret duygusuna yol açıyor, sömürgeliyi bir başkası olma arzusuna, bir beyaz olma arzusuna sürüklüyordu. 

Kolonyal duruma dair gözlemleri Fanon’u psikanalitik kuramın bir revizyonuna götürmüştü. Elbette buradaki karşılıklı ilişkiyi görmemek haksızlık olacaktır: Fanon psikanalitik kuramın araç gereçleriyle kolonyal durumu kavramaya çalışır ve kolonyal durumun sunduğu verilerle de psikanalitik kuramı gözden geçirir. Fakat Fanon’un asli farkı, yine de başka bir noktadadır: O, insan psikolojisinin sosyo-politik ve tarihsel güçlerle nasıl da yakından ilintili olduğunu görmüştür. Bu nedenle yaptığı işe bir tür psiko-politika olarak da bakılabilir. Sömürgeci iktidarın çalışma biçimlerini saptamak ve betimlemek üzere psikanalizin kavramlarını devreye sokmak. Bu yöntem, sömürgeliye sömürgeci iktidarın yaşamına müdahale etme imkânları sunan bir yöntemdir de. Bu yöntem, içinde yaşadığımız tarihten bağımsız varlıklar olmadığımızı, ürettiğimiz her türlü bilginin içinde yaşadığımız tarihe kayıtlı olduğunu da ortaya koyan bir yöntemdir.

Böylelikle Fanon yalnızca psikanalitik kurama politikayı taşımakla kalmamakta, aynı zamanda politikaya da psikanalizi taşımaktadır: Bu türlü iktidar biçimlerinin, özellikle de ırkçı-sömürgeci iktidar biçimlerinin işleme tarzını ve mantığını dramatize etmemizi sağlayacak bir dizi psikanalitik kavram aracılığıyla iktidarı çözümlemek. Bu türlü bir çözümlemenin amacı ise bu iktidar biçimlerinin eleştirisini üretmek ve bu iktidara etkili bir biçimde meydan okuyabilmek için onu keskin bir biçimde kavramaktır. Bu nedenle de politikanın psikolojisi ile psikolojinin politikası Fanon’da birbirlerini tamamlarlar. Psikolojik olanın içinde politik olanı ve politik olanın içinde de psikolojik olanı göremeyen bir bakışın Fanon’u anladığını ileri sürmek de olanaklı değildir.

“Siyah Deri Beyaz Maskeler”in hemen başında Beyaz sömürgeci ile Siyah sömürgelinin devasa bir psiko-varoluşsal bütünlük içerisinde birlikte varolduklarını belirten Fanon, bunun sömürgelinin psişik varoluşu üzerindeki yıkıcı etkisinin beyazlaşma arzusu olduğunu belirtiyordu. Çok temel bir soru soruyordu: Siyah insan ne ister? Yanıtı da yukarıda açıklığa kavuşmuş olduğu üzere şudur: Beyaz olmak ister. Eski günlere bir selam verelim: Bizim topraklarımızda ‘düşürülmüş kişilik’ olarak tarif ettiğimiz kişilik kategorisidir bu.

Zaten yeterince aşağılanmış olan Siyahı bir kere daha aşağılamak değildir bu. Bu tanımlamayı kendi özgül bağlamı içerisinde, yani sömürge dünyasının sunduğu bağlamda değerlendirdiğimizde, ‘beyaz olma arzusunun’ tarih-aşırı ya da evrensel bir arzu olmadığını, aksine maddi, ekonomik, kültürel, siyasal, sosyo-politik, tarihsel koşulların kendine özgü bir tarzda bir araya gelişinin bir sonucu olduğunu görürüz. Bunların toplamından oluşan konfigürasyon siyahı ve sömürgeliyi durmaksızın aşağılayıp egemenlik haklarından mahrum bırakırken, beyaz özneyi de durmaksızın yüceltip güçlendirir. Bu da bizi tam da bu bir araya gelişin doğasının ve niteliğinin ne olduğunu sormaya götürür. Fanon’un kendisi doğrudan sormamış olsa da açmış olduğu düşünce çizgisi sayesinde, bugün artık şunu da sorabiliyoruz: Sömürgeci ya da Beyaz Adam ne ister?

Sorudaki bu bükülme ve sorunun öznesi ile nesnesi arasındaki bu yer değiştirme yepyeni bir eleştirel dilin ortaya çıkışına da işaret etmektedir. Pek çok kavram alanından ve disiplinden beslenen, fakat bunların hiçbirinin sınırları içine de sığmayan bir eleştirel dil… Walter Benjamin, “Yapıtlarımdaki alıntılar, silahlı eşkıyalara benzerler, gelip geçenleri kanaatlerinden ederler” diyordu. Çeşitli alanlardan ve disiplinlerden koparılarak, sömürgecilik karşıtı bir eleştirel düşünce düzeneği içerisinde yeniden birleştirilen çeşitli öğelerin de bu türlü bir işlevinin olması mümkündür. Kanaatleri dağıtmak, bu kanaatlerin öznesini de dağıtmaktır

Yazarın diğer yazıları