Bir kez daha ‘Savaş bir halk sağlığı sorunudur’ deme zamanı

Cihan DENİZ

Savaş bir kez daha kapımızı çalıyor.

Aslında hep ordaydı da biz mi ölümlerden, kandan, gözyaşından yorulduğumuz için, mücadele etmekten bitkin düştüğümüz için onu duymaz olmuştuk. Gözümüzü, kulağımızı kapatmıştık.

Belki de alacaklısı kapıya dayanmış biri gibi, evde yokmuşuz gibi davranıp duymamazlıktan gelirsek çalar çalar sonra sıkılır gider diye umut etmiştik.

Fakat yaşamın hakikati böylesi naiflikleri kaldıramayacak kadar serttir; hele de yaşadığımız bu coğrafyada. Savaş canavarı, sen onu görmezden gelirsen, kapıyı çaldığında ona gerekli cevabı vermezsen, çekip gitmez; tersine hiç ummadığın bir anda kapını kırıp evin ta ortasına kadar girer. Bugün bizi bekleyen tehlike tam da budur.

Savaş, artık onu görmezden gelemeyeceğimiz kadar bir gerçeklik olarak kapımızı çalmaktadır. Kapımıza dayanmış bu savaşı artık yok sayamayız; deve kuşu misali kafamızı kuma gömüp her şeyin gelip geçmesini bekleyemeyiz.

Ya bize savaşı dayatanlara karşı barış için, halkların bir arada özgürce yaşaması için sesimizi yükseltip tepkimizi göstereceğiz ya da sessizliğimizle, tepkisizliğimizle tüm yaşanacak acıların suç ortağı olacağız.

Gün köşemize çekilip “içimiz kan ağlayarak” bekleyip, sonra da yaşanacak acıların yasını tutma günü de değildir.

Gün kadınıyla, aydınıyla, akademisyeniyle, öğrencisiyle, emekçisiyle, devrimcisiyle, sosyal demokratıyla, barış isteyen ve bunun için mücadele eden tüm kesimlerin iktidarın sadece kendi varlığını sürdürme ve kendi ırkçı, mezhepçi ve tekçi ideolojik saplantılarını hayata geçirme adına halklara dayattığı bu savaşa karşı sesini en güçlü şekilde yükseltme günüdür.

Savaşa karşı barış cephesinin örülmesi konusunda, savaşa karşı demokratik eylemliliklerin örgütlenmesi noktasında en önemli sorumluluk kuşkusuz demokratik siyaset alanınındır. En az bunun kadar önemli olacak şekilde, aydınlara, akademisyenlere de bu konuda büyük sorumluluk düşmektedir.

Aydınların ve akademisyenlerin savaşa karşı barış konusundaki net tutumlarının ne kadar önemli olduğunu yakın dönem Türkiye siyasi tarihindeki iki olay bize göstermektedir.    

7 Haziran seçimlerinden sonra Beyaz Türk Faşizmi ve Yeşil Türk Faşizmi el ele verip tüm bir Kürt coğrafyasını yerle bir edecek olan süreci başlattığında, Türkiye akademisinden “Bu Suça Ortak Olmayacağız” sesi yükselmişti. Siyasi duruşu ne olursa olsun barış ve halkların bir arada barış içinde yaşaması konusunda duyarlı olan akademisyenler, ortak bir bildiri kaleme almış ve barış masasını devirip halklara savaşı dayatan iktidarın karşısında barışın sesi olmuştu. İktidarın girdiği savaş yolu sonucu yaşanacaklar konusunda tüm Türkiye halklarını ve uluslararası kamuoyunu uyarmışlardı. Aynı şekilde Efrîn’e düzenlenen işgal operasyonu karşısında ise TTB “Savaş bir Halk Sağlığı Sorunudur” diyerek iktidarın savaş/işgal siyaseti karşısında halkların yanında çok net bir tutum almıştı.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” ve “Savaş bir Halk Sağlığı Sorunudur” çıkışları Türkiyeli aydınların en önemli onur madalyalarının başında gelmektedir. İktidarın tekçi, faşizan ve savaş yanlısı politikalarına karşı yükselen itirazların “ihanetle” bir tutularak ilk önce iktidara bağlı medya eliyle linç ettirildiği ve sonra mahkemelerde süründürüldüğü bir ortamda yükselen bu itirazlar, her türlü tartışmanın ötesinde çok anlamlı ve değerlidir.

Bu iki çıkış kuşkusuz iktidarın savaş politikalarının önüne geçemedi. Bununla birlikte, gerek akademisyenlere gerekse de TBB’ye dönük devletin gösterdiği tepki, iktidarın meşruiyetinin sürekli erozyona uğradığı, güttüğü siyasetlerin içte, dışta sürekli sorgulanır hale geldiği bir süreçte, tek başına bir itirazın bile bir tutum ortaya koymanın ötesinde ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Unutulmamalıdır ki, en çok ışıktan ve sesten korkan faşizme karşı yükselecek tek bir söz bile yeri geldiğinde büyük bir deprem yaratacak güce sahip olabilir.

Özellikle de faşizm koşullarında dün verilen mücadelelerden, dün ödenen bedellerden önemlisi anda verilen mücadeledir. Dünkü mücadelelere ve bedellere anlamını veren, onları yaşar kılan o anda verilen mücadelenin gücü ve sürekliliğidir.

Dolayısıyla, iktidarlar, sınıflar ve sınırlar var olduğu sürece tıpkı adalet, eşitlik, demokrasi gibi barışın da ulaşılacak bir hedef değil sürekli verilecek bir mücadele olduğu düşünüldüğünde, bugün aydın ve akademisyenlere (ister hale üniversitede çalışıyor olsun isterse de tutumlarının bedeli olarak üniversitelerinden ihraç edilmiş olsun) bir kez daha ama bu sefer daha da güçlü bir şekilde savaşa karşı barışın sesini yükseltme sorumluluğu düşmektedir.

Sonucu ve bedeli ne olursa olsun, dün savaş karşısında sarf edilen sözleri, alınan tutumları ve ödenen bedelleri yerde bırakmayıp onlara sahip çıkarak aynı duyarlılık ve kararlılıkla bir kez daha “bu suça ortak olmayacağız” ve “savaş bir halk sağlığı sorundur” demek tüm aydın ve akademisyenlerin en birincil sorumluluğudur.

Yazarın diğer yazıları