Bir sorunun peşinden bir büyük borca: Nusaybin, Serêkanî

2006 yılında, henüz bir yüksek lisans öğrencisiyken, Ebu Yusuf, Farabi gibi ilk İslam filozoflarını neden Neo-Platonculuğun bu kadar etkilemiş olduğu sorusu takılmıştı aklıma. Özellikle İslamcıların (Müslümanların değil, İslamcıların) sürekli işlediği kopuş tezleri nedeniyle Geç Antikçağ mirası ve bu mirasın Müslüman dünyayı da çok yoğun etkisi altına almış olması gibi konular henüz ufkumun dışındaydı. İslam’ı, entelektüel anlamda, adeta bir boşluğun içerisine yerleşmiş gibi sunan İslamcı, özellikle de Türk-İslamcı tarih görüşüne nasıl teslim olunduğunu çok sonra fark edecektim. Bu tarih görüşü, sahip olduğu kimi alerjiler nedeniyle, İslam kültürünün kendisi de dâhil olmak üzere bir büyük mirası, Ortadoğu’nun erken ve geç antikçağ kadim mirasını da alıyordu elimizden. Aynı mirası yok sayan Kemalist ideolojinin de aynı tarih görüşünü paylaştığını belirtmeye gerek var mıdır?

İslam hukukuna temel biçimini veren şeyin Aristoteles mantığıyla yorumlanmış bir vahiy geleneği olduğunu ise tesadüfen öğrenmiştim; İslam’ın ilk dönemlerindeki devletleşme biçimlerini incelerken. Zaman zaman Ortadoğu’nun Machiavelli’si olarak da addedilen İbn Mukaffa’nın bu konudaki katkısı bilinir. Abbasi Halifesi, Emeviler gibi çabucak yıkılıp gitmemek için ne yapmak gerektiğini sorduğunda İbn Mukaffa “Bir şey Basra’da caizken Kufe’de haram olursa, Bağdat’ta yasaklanan şey Medine’de serbest olursa olmaz bu iş. Merkezi bir hukuk sistemine ihtiyacınız var” demiş. Halife bunun nasıl olacağını sorunca da “Mukayese ilmiyle” demiş. Halife “Ama bizim mukayese ilmimiz yok” demiş; Mukaffa da “Ben size getiririm” diyerek Aristoteles’in Mantık çalışmalarını Arapçaya çevirmiş. Ama Yunancadan değil, Süryaniceden. Aklıma takılan soru da buydu: Neden Süryaniceden?

Hikâyenin geri planında İskenderiye duruyordu; fakat büyük oranda El-Cahiz, Farabi ve Mesudi’nin inşa etmiş olduğu “bilim ve felsefenin İskenderiye’den Bağdat’a yolculuğu” anlatısı nedeniyle, ara bağlantılar gözden kaçıyordu. Bu ara bağlantılar ise Hıristiyan dönemi Edessa’sı (Urfa) ve Süryani Nisibis’iydi (Nusaybin). Çünkü bu büyük anlatı, büyük oranda Doğu Roma dünyasıyla girilmiş bir rekabet nedeniyle, Hıristiyan dünyayı Yunan biliminden ve felsefesinden bir geriye düşüş olarak, İslam’ın yükselişini ise artık gözden kaybolmuş daha yüksek bir kültüre bir geri dönüş olarak görüyordu. El-Cahiz’in sözleriyle, “Yunanlıların dinleri Doğu Romalıların dininden farklıydı ve kültürleri (adap) de Doğu Romalıların kültüründen farklıydı. Romalılar, coğrafi yakınlığa dayanarak Yunanlıların kitaplarını kendilerine mal eden zanaatkârlar iken Yunanlılar gerçek bilim insanlarıydılar.” Farabi’nin bizzat kendi hocası bir Hıristiyan olduğu halde bu kopuş tezine bu kadar çabuk teslim olabilmiş olması da ayrıca ilginç bir konudur. Bu görüş ara bağlantıları göz ardı eder; çünkü ara bağlantılar da Hıristiyan’dır: Süryaniler. Bu görüşe göre İskenderiye’den Bağdat’a bir büyük sıçrama olmuştur.

Oysa Hıristiyanlar, erken dönemlerinde, kendi inançlarını arıtmak, bu inancın propagandasını yapmak ve içinde argüman geliştirebilecekleri bir ortak terminoloji geliştirmek için Aristoteles’in mantığına gereksinim duymuş olmasalardı, Aristoteles’in Ermeniceye, Süryaniceye ve Süryanice üzerinden de Arapçaya aktarılması muhtemelen bu kadar hızlı gerçekleşmezdi. İkinci yüzyıl Platoncularından Celsus gibi Hıristiyanlığın felsefi hasımları, kendi düşünme yordamlarının İncillerin –biçim ve içerik bakımından– basitliğiyle karşılaştırılınca beliren inceliğini ve karmaşıklığını vurguluyorlardı. Üçüncü yüzyıl İskenderiye’sinden eğitimli bir Hıristiyan olan Origenes ise Celsus’a yanıt verirken kutsal metinlerden alıntılar yapıyordu; amacı bu tür kutsal metinlerin diyalektik (o zamanlar argüman geliştirme sanatı anlamında kullanılıyordu bu terim) çalışmayı teşvik ettiğini göstermekti. Caesarea’daki okulunda Origenes, öğrencilerine, Hıristiyan teolojisine ve kutsal metinlerin incelenmesine başlamadan önce diyalektik ve mantık; ardından da geometriyi ve astronomiyi içerecek şekilde fizik ve etik öğretiyordu.

Pek çoğu İskenderiye eğitiminden geçmiş olan Süryani teologlar ve filozoflar ise Süryaniceye çeviri hareketini altıncı yüzyılda başlatacaklardı. Elbette tesadüfen değil; 529 yılında Hıristiyan İmparator Justinianus bir fermanla Atina’daki okulları kapatacaktı. Felsefenin ve bilimin ikili göçü başlamıştı: İskenderiye’den ve Atina’dan Nusaybin’e, Süryani dünyasına. Arap-İslam dünyasına intikali de buradan gerçekleşecekti. Süryaniceye çeviri hareketini altıncı yüzyılda Resulaynlı (Serêkanî) Sergius başlatmıştı; bu entelektüel hareket doruğuna ise sekizinci yüzyılda Nusaybin piskoposu Theodorus Ebu Kurrah’la doruğuna ulaşacaktı. Böylelikle İbn Mukaffa’nın neden Yunancadan değil de Süryaniceden çeviri yaptığı sorusu da yanıtını buluyordu: Geç Antikçağın bütün entelektüel mirası Süryanicede billurlaşmış durumdaydı.

Ah ki Nusaybin, Serêkanî! Bütün dünyanın entelektüel gelişimine damgasını vurmuş kadim şehirlerimiz, kendilerine ödenecek borcu talep ediyorlar hala.

Yazarın diğer yazıları