Bir zaman manzarası: TER

BİRCAN DEĞİRMENCİ

Dayanışma, direniş, ihanet, göçmen karşıtlığı, ucuz iş gücü, sendikal hakların geri alınması, günde 20 saate varan çalışma saatleri, uyuşturucu batağı ve en nihayetinde işsizlik ve açlık sınırına dayanma. Kelimeler ne kadar da tanıdık değil mi? Türkiye’nin herhangi bir köşesinde, herhangi bir fabrikasında ya da herhangi bir çeperinde yaşananlara hiç de uzak değil. Lakin Amerika’nın en yoksul şehirlerinden Reading’de, orada doğmuş ama çoğu bir türlü “göçmen” kimliklerinden kurtulamamış bir grup işçiyi anlatan 2017 Pulitzer ödüllü TER oyunundan söz ediyoruz. 2000 ve 2008 yıllarında geçen oyun, 8 yıl içinde yaşanan ekonomik ve insani çöküşe paralel olarak umutların yok oluşunu da gözler önüne seriyor.

İki kez Pulitzer Ödülü almış tek kadın oyun yazarı olma unvanını taşıyan Lynn Nottage’ın, Amerikan işçi sınıfını merceğe aldığı TER oyunu, Türkiye’de ilk kez 8 Şubat’ta Tiyatro Pera’da, okuma tiyatrosu olarak sahnelenmiş. Ekim ayında sezonu açan Tiyatro Pera’nın Zeynep Özden’in çevirip yönettiği oyununda; Nesrin Kazankaya, Başak Meşe, Nazmi Karaman, Bahar Karaoğlu, Ömer İvedi, Alican Yılmaz, Doruk Akçiçek, Alican Öztürk rol alıyor.

Aniden değişen hayatlar

Oyun 2008 yılında şartlı tahliye koşullarına uydukları için serbest bırakılan  iki mahkumun memurla olan diyaloğu ile başlıyor. İki mahkumun ortak bir tarihi var. Bunu görebilmemiz için de 2000 yılına gitmemiz gerekiyor.

Sekiz yıl önce fabrika kenarında olan ve işçilerin sürekli takıldıkları bir barda devam eden oyunda; olay örgüsü ve tarihsel dönemin verileri perdeye yansıyan video görüntüleriyle veriliyor.

Doğdukları bu kentten hiç çıkmamış, dedeleri bile aynı fabrikada çalışan, sıkı dostluk bağlarıyla birbirine bağlı olan bu kişiler gerçekleştiremedikleri hayallerinin peşinden koşmayı bırakmışlar. Fabrikada çalıştıkları en azından bir maaşları olduğu için kendilerini şanslı sayarlar. Düşük gelirli ve sürekli çalışmak zorunda olan bu insanların tek lüksü fabrika yakınındaki bara gitmektir.

Küçülme kararı alan fabrikanın işçi çıkartacağı söylentisi yayılınca stabil hayatları sekteye uğrar, hepsinde tedirginlik hakim olur. Çünkü şehirde çalışacakları başka bir fabrika olmadığından işten atılmak demek açlığa mahkum olmak demektir. Bir yandan da işverenlerin işçiler arasında ihtilaf yaratan denetçilik sistemi uygulamaya sokulmuştur. Bir gün ansızın dolaplarını bile boşaltamadan dışarıda kalmaları gerçeğiyle yüzleşemezler. Standart bir hayat sürdüren ve bunu değiştirmeyi hiç düşünmemiş olan karakterler; birlik, dostluk, açlık, uyuşturucu, ırkçılık gibi sınavlarla yüz yüze kalırlar.

Bu şartlar altında yaşam mücadelesi veren karakterlerin kapitalizmin girdabındaki sıkışmışlığı, siyah-beyaz ayırımı, yerli-göçmen ayrımı izleyiciye yansıtılırken, ülkedeki ekonomik krizle paralel insanlığın çöküşü de gözler önüne seriliyor.

İlk akla gelen KHK hikayeleri

Günümüz gerçekliğini yansıtan oyun, çok değil üç yıl önce birebir tanığı olduğumuz KHK ile işten çıkartılan kişilerin hikayelerini getiriyor aklımıza. Ailesinin geçimini sağlayamadığı için intihar eden, tüm sosyal hakları elinden alınan, mesai arkadaşlarının yüz çevirdiği, özel sektörde dahi çalıştırılmalarına izin verilmediği için meslekleri dışında işler yapmaya zorlanan, yakın çevresinin bile selam vermekten kaçındığı birer vebalıya dönüşen, sivil ölümün yaşatıldığı insanları.

İlk kez biz sahneledik

Oyunu izlerken zihnimde canlanan bu bölük pörçük hikayeleri dağıtmaya çalışarak, oyun bitiminde tebrikleri kabul eden yönetmen Zeynep Özden’e uzatıyorum kayıt cihazını.

Özden, işçi sınıfının ve ekonomik krizin farklı bir yerden ele alındığı, en yakın dostların bile böyle bir sıkışmışlıkta birbirine düşman olduğu, çıkışsızlığın ana unsur olduğu metinden çok etkilendiğini söylüyor. Bir okuma tiyatrosu olarak geçen yıl sahneledikleri oyunu bu sezon sahnelemeye karar verdiklerini belirten Özden, Türkiye’de bu yazarı ilk defa kendilerinin sahnelediğini aktarıyor.

Siyahi kadın yazar Nottage, üniversiteden mezun olduktan sonra 4 yıl Uluslararası Af Örgütü’nde çalışmış. Dolayısıyla tüm yazarlık kariyerini belirleyen bir deneyim elde etmiş. TER oyununu da bir buçuk yıl Reading’e gidip gelip röportajlar yaparak yazmış. Üniversiteden fahri doktora unvanı verilmiş. “Çünkü o kent kimsenin bilmediği itilmiş bir kent. Her türlü suç oranı tavan yapmış, fabrikalar kapanmış, Meksika’ya taşınmış. Yerlerine göçmenleri almışlar. Herkes göçmen oysa ki. Kim Amerikalı kim göçmen belli değil.”

Bayrak kimin için dalgalanır?

Oyunda da yer yer gördüğümüz Mickey Mouse, Amerika bayrağı, Süpermen gibi Amerikalılığın dayattığı göstergelerin ilgisini çektiğini söyleyen Özden, “Amerikan filmlerinde muhakkak olur ya, bir yerde Amerikan bayrağı mutlaka dalgalanır. Peki ne? Bu bayrak ne için kimin için dalgalanır? O yüzden bir tersine okşama yaptım diyebilirim.”

Genelde toplumun dışlanmışlarıyla ilgili metinler yazan Nottage’in ana karakterleri siyahiler.

“Onlar değilse bile buradaki gibi işçi sınıfı. Ya da başka bir oyununda çok güçlü olan siyahi bir kadın beş parasız kalıp işsizlik kuyruğunda bekliyor. Kongo’daki iç savaşta tecavüze uğrayan, şiddet gören kadınlar üzerine metinleri var.”

Oyuncularla hazırlık aşamasında her oyun değişebilen dönüşebilen bir yapı üzerinde çalışılmış. Her oyunda aynı yerde aynı şeyleri yapmadıkları için serbest dolaşım hakim. Özden,

“Hala oyunda  kimin nerede durduğu sabit değil, bu da serbestliği arttırıyor. Bar çalışanlarını canlandıran Nazmi ile Alican duruma fazlasıyla kendilerini kaptırarak, bazı provalarda oyunculara ‘paranı vermedin’ diye çıkışmışlardı”

Ezilenlerin hikayesi aynı

Oyuncular Haziran ayında çalışmaya başlasalar da Özden’in hazırlığı daha uzun sürmüş. Silivri’deki Kale Kayış işçilerinin direnişine giderek farklı sendikalardan işçilerle röportajlar yapmış. Beykoz Deri Kundura, Beykoz Gıda İş’ten işçilerle görüşmüş. “Tacize uğrayanlar, yılbaşı döneminde 20 saat çalışanlar. Korkutucu bir paralellik var. Hatta neredeyse bire bir denebilir. Demokles’in kılıcı her zaman ensemizde sallanıyor” diyor Özden.

İşçilerle yapılan röportajları fuayedeki sinevizyondan oyunu beklerken ve iki perdelik oyun arasında izlemek mümkün.

Dayanışma olursa bir şeyler değişir

İlk sahnelerde oyun kişilerinin rahat ve neşeli olduklarını emeklilik hayali kurduklarını görüyoruz. İşsiz kalacakları hiç akıllarına bile gelmezken ikinci perdede yaşanan trajedi tüm boyutlarıyla anlatılıyor. Özden,

“İkinci perdede kadının uyuşturucu bağımlısı olduğunu görüyoruz. Çok ağır ağrı kesiciler yazılıyor ve insanlar bağımlı oluyor. Amerika’da bu da bir acı gerçek. Erozyon ileri bir boyutta. 8 yıl sonra elinde bildiği tanıdığı hiçbir şey kalmıyor. ‘Ben işçiyim, her sabah işe giderim. Şimdi ne yapacağım?’ noktasında sistemin sunduğu hiçbir şey yok. Oyunda bir yandan çıkışsızlığı anlatırken öte yandan “Öyle olması gerekliydi” diye biten son replikte dayanışmanın önemi vurgulanıyor. Birileri dayanışma içinde olursa bir şeyler değişir.”

Özden’in ilk profesyonel oyunu

Yönetmen Zeynep Özden Pera Güzel Sanatlar Tiyatro Bölümü’nden mezun. Aynı zamanda Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitiren Özden, kurulduğundan beri Pera Tiyatro’da oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak görev almış. Daha önce mezuniyet oyunlarında pek çok oyun yöneten Özden’in profesyonel olarak ilk yönettiği oyun Ter.  Oyunda tiyatro hocası olan Nesrin Kazankaya’nın da rol almasının ayrıca heyecan verici olduğunu ifade eden Özden, “O açıdan değişikti benim için. Güzel bir prova süreci geçirdik.” diyor.   

Pera Tiyatro’nun bir repertuar tiyatrosu olduğunu anımsatan Özden, her yıl 5-6 oyunu dönüşümlü olarak oynadıklarını söylüyor.

Pera Güzel Sanatlar Lisesi’nin dans, tiyatro, resim ve müzikten oluşan 4 bölümlü ilk güzel sanatlar lisesi olduğunu ifade eden Özden, oyunda liseden mezun birçok oyuncunun olduğunu belirterek, “Oyunlarda gerektiğinde dışarıdan konuk oyuncular oluyor ama bu oyunda herkes Pera’dan” diye sözlerini tamamlıyor.

Oyunla ilgili bu metni yazarken İstanbul Fatih’te biri öğretmen, biri kurye ve ikisi işsiz dört kardeşin siyanür içerek intihar ettiği haberi gündeme düşüyor. Mahalle bakkalının, “En son bana alışverişe geldiğinde ‘maaşıma haciz konuldu’ dedi” sözleri ve olay yerine gelen BEDAŞ ekiplerinin iki aydır ödenmeyen 607 liralık fatura nedeniyle elektrikleri kesmesi ‘yokluk intiharını’ gözler önüne seriyor.

Bu olay dayanışmanın romantik bir söylemden öteye gitmediği, bir sıkışmışlığın, intihar dışında başka bir yol bulunamayışın göstergesiydi. Ortada bir dram değil yoksulluğun çaresizliğini gösteren, bizim de bir parçası olduğumuz çıplak bir gerçeklik söz konusu. Belki de usul usul o ‘faturaları’ ödediğimiz ve bu kapitalist sisteme en küçük bir itaatsizlik göstermediğimiz sürece yavaş yavaş bizler de kendi intiharımızı gerçekleştiriyoruz.

Özden’in deyimiyle ‘dayanışma olursa bir şeyler değişir’ mi? Bilemiyoruz.

Yazarın diğer yazıları

    None Found