Bir zamanlar utanma vardı…

Önce sular duruldu, yangınlar söndü. Dünya sükun buldu. Buzulların çekilmesi ile “Yaratılışın“ ilk ürünü insan soyu belirdi.

Ve, insanlar önce utanma duygusunu keşfettiler. Sonra keşif ve icatlara giriştiler. Her şeye rağmen, bir zamanlar, TC’de bile utanma vardı.

Recep Bey, saltanat yürüyüşünün başında çıktığı Amerika gezisinde gazetecilere anlatıyordu:

 “Küçük Tayyip, okula yaya giderdi. Ayakkabılarım delik deşikti. Kışın yağmurda, karda ayaklarımın kızardığını bilirim."

Recep, Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan “hayatının tefrikası"nda diyordu:

“Harçlığımı çıkarmak için, kağıtlı şeker satardım. O zaman, simit 10 kuruştu. Akşamdan, 2,5 kuruştan bayat simit alırdım. Anneciğim buhara tutar ısıtırdı. 5 kuruşa satardım."

Recep, TRT televizyonunda, Türk halkına hayatının sefil duraklarını anlatıyordu:

“Okula, yamalı ayakkabılarla gidiyordum. Annem, bakraçlara buz kovar bana verir, sokaklarda soğuk su satardım. Topum yoktu. Kağıt yumaklarından, bez parçalarından top yapar, oynardım."

Ve Recep, Star gazetesinde, ilk ve son aşkı Emine’nin, “su başlarını tutma"dan önce, katlandığı çileyi anlatıyordu:

“Çamaşır makinemiz yoktu. Eşim, dört evladımızın bezlerini, elleriyle yıkayarak büyüttü."

Yalınayak simitçi, sokak sucusu, hikayesiyle köy köy dolaşıp destanlar anlatıp maniler mırıldayan, masum; ve o kandırılmışların sırtına binerek meydanlarda hançeresini patlatırcasına, “ben, size hizmetkar olmaya geldim" diye haykırıyordu.

Oysa o yalan, bu yalan dincilerin (din satanların) her şeyi yalandı. Onlar sadece ve yalnız kendi öz çıkarlarının “hizmetkarı" idi. Tarihi geçmişleri, böyle yazıyordu…

“Biz milliyetçiliği (Faşizmi) ayağımızın altına aldık" naraları da zaman kazanma yoluna serilmiş kalpazan palavrasıydı. Ruhlarını bilenler, bu gerçeğin farkındaydılar. Ama artık çok geçti. Dolandırılmışların sırtına binenler, Kemalistleri teslim alıp gücü ele geçirmiş, su başlarını tutmuş, “devlet memesi"nin efendisi, “su başlarının kahyası" olmuşlardı.

Küflü simidi taze diye sokuşturan Recep, koskocaman ülkeyi ele geçirmişti. Korku üzerine kurulu haşmeti artık, havada uçan, karada yere çakılı saraylardan taşıyordu.

Bir zamanlar, leğende çocuk bezleri çitileye çitileye elleri moraran Emine artık dünya medyasında haberdi. Mesela Brüksel’de yayımlanan Le Capitale gazetesi, 6 Ekim 2015 tarihli “resmi bir ziyaret için ülkemize gelen Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan alışveriş yapmak için mağazalar kapattı" haberiyle çıkıyordu.  

Polonya gazeteleri yazıyordu:

“NATO zirvesi için, Varşova’ya gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan Antika masa, komidin, antika porselen yemek takımı aldı. Bütün bunlar için, 200 bin zloti (147 bin lira) ödendi. Eşya korumalar tarafından, Cumhurbaşkanlığı forslu minibüslere yüklendi."

Ve de Türk basınında “başarıların takdiri" tertibinden bir haber:

“Emine Erdoğan, kurduğu eğitim derneğine ikibuçuk milyon dolar bağışta bulunan hayırsever Reza Sarraf’a ödül verdi."

Yalınayak sokak sucusu çocuk, “mani" yerine kalabalıklara, kanlı bayrak üzere manzumeler bağıra bağıra yükselmiş Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına sıçramıştı. Mehmet Akif’ten şehitliğe kaside, kan sıçramış bayrağa güzelleme için, miting meydanlarına da gitmiyor, Türk seçkinlerini ayağına çağrıyor, kan üzere söylevini, halkın parasıyla yaptırılan 1050 odalı sarayında dinletiyor, muhtarlara “ihbar edin, herkesi, birbirinizi de ihbar edin" talimatları veriyor, ardından köy meydanından da büyüklüğündeki salonda 35 aşçı tarafından pişirilen, 150 tane garsonun dağıttığı yemeklere kaşık çatal eşliğinde hücum ediliyordu.

En son, dünyada bir ilk yaşanıyor, Recep bey, yan yana dizili bir düzine davulcunun, sarayını dipten gümbürdeten gürültüsü arasından, oturma odasından yemek salonuna geçiyordu. Karaip Korsanları tarihinde bile böylesi görülmemişti…

Ama ne yapacaksınız ki, Recepistan artık bu haldeydi. Ortalık, “yağma Hasan’ın sofrası"ydı. Dayanağını bulan yanaşıyor, gücü olan çalmıyor istediği kadarını götürüyor, yandaşları da açlık günlerinden intikam alırcasına yiyor, yiyemediklerini başlarına sürüyor, içinde debeleniyorlardı.

Artık Kürtlere ihtiyacı yoktu. “Ayağımızın altına aldık" dediği Türk ırkçıları, yeni payandaydı. Kürtler, içerde ve dışarıda, bütün yer yüzü boyunca “kahrolsun düşman"dı.

Recep, onların vergileriyle yiyip içiyor, Saraylarına yeni saraylar ekliyor, “inlerine girdik, Suriye’de, Irak’ta da yaşatmayacağız" diyordu.

Türk ırkçılığı, zincirinden boşalmış canavar olarak ölüm yağdırıyor, Saray’ın adamları, “en çok, ben insan öldürdüm" yarışına giriyorlardı…

Evet, bir zamanlar utanma vardı…

Yazarın diğer yazıları