Bizim yaşadığımız hayat…

Sokakları dardı Sur’un çocukluğunun… Değil tank, üç kişi yanyana geçemezdi. Omuzlar düşerdi samimiyetten… Başlar eğilirdi hürmetten; eller uzanırdı, sırtlar mecburen duvarlara dayalı… 

Şimdi yıkıp o sokakları tanklar geçiriyorlar. Bir film sahnesi gibi düşünmek istiyor insan, kurmacanın da bir ahlakı vardır, mutlaka bir yerlerde kullanılan. Yoksa bu kadar gerçek sığmaz bir hayata. 

Burada ahlakı kalmayan bir hikayenin içine zorla sıkıştırılan çocuklar var sadece. Okulda, parkta, sinemada, konserde olmak yerine, yıkılmış evlerin ardında ellerinde umuttan silahlar, kurmacanın güçlü tanklarına karşı savunup duruyorlar. O tanklar ki çok büyük savaşlar olur da kullanılır diye emanet edilmiş filmin yapımcısına. Emanete kötülük genlerde var. Ne de olsa başkasının hayatını anlatıyor yalan dünyaya…

Murathan Mungan, Harita Metod Defteri’nde yazmış işte: "Ruhsal yaşamın sicili çocuklukta tutulmaya başlar" diye. Yıkıntıların arasında gözü kara çocuklar hangi ruhsallık aleminden bakıyorlardır sokaklarına? Ne düşünüyorlardır mesela? Bir gün yeniden döşenecek bazalt taşları; o siyah incinin, bir ipek halı gibi anılarına serileceğini ve koşarak terleyeceklerini… Nasılsa… Ölmeyecekler mesela. Ölmeyecek, hayata not düşecekler. İçlerindeki yarım kalmışlığı bir duvar yazısı olarak döşeyecekler: "yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, çocuk kalır." Bir çocuğun tebeşiri kalp çizse duvarlara yalnızca…

O büyüyen insanların çocuk kalan yaraları, başkasının ağzında bir hikaye olarak dolaşır bir süre daha. Ezilir yara, çiğnenir, kanatılır. Bakılır ki, hala büyüyemeyen bir çocuğun minik elleri, çipil gözleri, koşmuş da yorulmuş terli nefesi gizlidir. Ölüdür çocuk. Saklı bir ölü. Zamanın onu koruyamadığı, kollarına saramadığı bir küçük di’li geçmiş zaman uğultusu… Çocuklar dünyanın her yerinde bu kadar küçük cümlelere sığdırabilirler ölü bedenlerini. Onları kelimelerle büyüten başkasıdır, onların hayatı başkasının anlattığı hikayedir.

Şu içinde debelenip durduğumuz hayatın bize her şeyi ağır kıldığı günlerde okuyup dinlediklerimizin bir karşılığı yok yüreğimizde. Ama bu kez öyle olmadı. Mungan’ın kitabı, her satırının hayata bir ince ayar olduğu sokakta soluksuz ilerliyor şimdi. 

Böylesi zamanların değilse bile, eski zamanların seslerini biriktirdiği defterinde çocukluğuna bulaşmış Mungan. Bizim yaşadığımız ama başkalarının anlattığı hikayede "anlatmak ikinci bir hayattır," diyor. 

Katılmıyorum ona. 

Görüyorlar işte şehirlerin öldürüldüğünü gündüz gözüyle. Çocukların dokunacağı duvarların, koşturduğu bazaltların yine bir halı gibi çekilip alındığını görüyor gözler. Ahh, izliyor bütün dünya. Anlatıyorlar da sonra… Diyorlar, böyle böyle diye. Ne oluyor sonra? O ikinci hayatı kim yaşıyor acaba? Öldürülen şehirlerin, silinen sokakların hikayelerini anlatanlar yaşıyor yalnızca, hikayenin sahipleri çoktan çekildi yalnızlığına…

"Geçmişin ne kadarını anlatırsak kurtuluruz ondan?" diyor bir yerde Mungan, kurtulamadığı geçmişinin etrafındaki çemberde dönenip dururken. Hayat acımasız. Yaşlı ve yorgun. İtiraz istemiyor. Çok net ve kısa cümleler seviyor. Hayat bir haber, günde 5 kez ömrümüzün orta yerinden akıp geçiyor…

Hayat bir film. 

Topun peşinde koşturan çocukların ardından tanklar geliyor. Çocuğun topu değil, kendi topunu sürüyor oyuna tank… Hayat bencil ve uzak. Şehirleri aydınlatma direkleri, kaldırım taşları ve insanların anılarıyla birlikte tüketiyor. O yıkıntıların ardındaki gencecik gözler, öfkeli. Yaşadıkları bu hayatın tüm sözlerini bir gün duvarda yazmak üzere kayda geçiriyorlar.

Birileri bu geçmişi hatırlayacak, biliyorlar elbet.

Yazarın diğer yazıları