Bu aşk burada biter ve sen çekip gidersin

Türkiye’nin şiir atlasında pek de dağınık yerde durmayan haliyle bilirdik, severdik üstelik. Bellek çok magazine az şiire yatkındır, o yatkınlığı 90 kuşağına ilk aşk tadında sevdirendi o. Tanımazdık kendisini şahsen, nasıl bir fotoğrafa baktığını anlayamazdık ama; içindeki tüm dalgalı denizleri, ağaçları kökünden söken fırtınaları ve tek başına yaşanan yalnızlıklarını bilirdik… İçinde yuvarlandığımız bir anlamsızlık denizi ise o bir küçük tanrı tarafından gönderilmiş kanatsız melekti, öyle sanırdık.

Şimdiyse bu sözleri yazdıran zihnimin cahillik kuyusunda çırpınışını izliyorum. Yazık. 

Yanıltıldık, aldatıldık, kandırıldık falan yani…

“bir halkın oğlu olmak, ona ilişkin ne varsa bilmek değil midir? 

anlatabilmek değil midir, ne varsa yaşadığı, düşlediği?

dolaştım bir akşamüstü böylece üzgün, kırık 

kurcalayarak içimde zavallı, paramparça bir şiiri” demiş bir adamın, halkın kendi oğullarını ve kızlarını gaspederek kaybetmeyi “devletlu marifet” sayan bir akla kalbini teslim ettiğini öğreniyoruz. Bu kez aşk halini dizelerle değil, satırlarla satıyor kalabalığa. 

Eğer bir halkın oğlu olmak, o halka ilişkin ne varsa bilmek uğraşıysa aynı zamanda,

“pırıl pırıl, aydınlık” dediği kadının geldiği gelenek, kurduğu ilişkiler ve dünya görüşünün, borçlu olunan halkın bir kısmına ne büyük zararlar verdiğini bilmek de elzemdir. Ama bilip de bu aşkın peşine düştüyse, “kendi düşen köyler kentler ağlamaz”dı. Ağlamayacaktır da…

Ataol Behramoğlu Meral Akşener’e vurulmuş. Cumhuriyet’te yer alan son yazısında onu anlıyoruz. Anlatıyor da…

O Meral Akşener, katillerle, mafyayla harmanlanmış gladionun dişi kurdu olarak ülkenin soluna, Kürdüne, Ermenisine, Yahudisine, Rumuna, Alevisine kastetmiş bir yaverdi. 

Çatlı’lı, Ağar’lı, Yeşil’li 90’lı yılların faili meçhulleri ile ilgili kirli sicilini bir kahramanlık portfolyösü gibi sunan “asena”, vaziyeti saklama gereği dahi durmamış da:

“Ben, İçişleri Bakanlığı yaptığım dönemde tarihin en uzun, en geniş, en kapsamlı sınır ötesi harekâtına imza atmış bir bakanım. Utanarak söylüyorum bazıları diyor ki sosyal medyada ‘Meral Akşener MHP’ye genel başkan olmasın, faili meçhullerin sorumlusu O’dur’ diyorlar. Ne derseniz deyin hepsi kabulümdür. Bu ülke için, bu milletin birliği beraberliği için bir şey yapılması gerekiyorsa yapmışımdır, sorumluluğunu da sonuna kadar alıyorum.”

Kirli sicilin sayfalarını çevirdikçe kalbimizi kanatan sözleriyle yerini daha bir pekiştirmiştir oysa. “Daha 17, 17” olan Erdal Eren’in idam edilmesinin ardından “O bir jandarma erini öldürmüş katildir” demiştir.

Aşık şair ise Erdal için kaleme almıştır:

Cellat uyandı yatağında bir gece

“Tanrım” dedi “Bu ne zor bilmece 

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”

Çok şey yazılıp söylenebilir… Ya da sonsuza dek mühürlenir niyetler. Ama işte, biz 90’ların gençleri, kinli romantikler, şiirden el etek çekmeden küfretmeyi alışkanlık edinenler, bir dönem kitapları ile sabahladığımız adam ve kadınların bu korkunç amnezisinin kalıcı olduğunu öğrenince “şok” olabiliyoruz hala. Ulusalcılık ve milliyetçilik çatısı altında el ele verilebilir mi, bu siyasetin doğasına aykırı mı değil mi tartışması bir yana, şiirin alıp kendisini gitmesine içerliyoruz en çok da. Şiir, halka kendi meşrebince hesap vermekse, ah bu ne densizlik, soytarılıktır böyle?

Tansu Çiller’i övesi, sevesi, bağrına basası da varmış te o zamanlarda ama tutmuş kendini, Akşener’e saklamış. Az daha pişmanlık yaşayacakmış aksini yapsaymış. 

Şimdi yaptın. Yarın pişman olacağın vakit ki senin gibiler bir ayaklarını diğer tarafa attıklarında hızla duacı olurlar tanrıya, o kıvamda işte pişman olmayacağını söylüyorsun yazıda. İnsan içine değil ama halkların tarih kitabında koca bir sıfırla anılmaktır sana düşen. Sokak aralarında kalleşçe katledilen Kürt gençleri, siyasetçileri, ahh o gazetecilerin fotoğrafları düştükçe her sene-i devriyede ömrümüze, emin ol her defasında tükürülecektir o pişkin yüzüne. 

Zor bilmeceyi çözmüş gibisin şair, öldürdükçe tükendiğini iddia ettiğin adamların/kadınların arka ceplerinde onlara methiyeler dizerek tükenişi dirilişe dönüştürmektesin. Ahh unutmuş olamazsın ama cellatların bir mezarı dahi olmaz, olsa bile başına taş konmaz, konsa bile o taşa yazı yazılmaz…

Karadır cellatların mezartaşları. 

Zaman, yalnızlığın tek kişilik olduğunu şiirde değil, bir yaşama şekli olarak hissedeceğin günlere gebe…

Yazarın diğer yazıları