Bu devlet değil

Devletler üstü hukuki yetkiye sahip Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), “Türk devleti, Kürt lider Selahaddin Demirtaş’ı haksız ve hukuksuz yere hapse atmıştır; derhal serbest bırakılmalıdır” kararına, “insanlık hukuku galip geldi” diye, umut bağlamamak gerekirdi.

Çünkü adam, polis, askeriye ve adliye gücünü hizaya getirip egemenlerin efendisi olarak, tepede bağdaş kurarak “ben anayasaya uymam, anayasayı bana uydurun” dediği gün, yeni şekline ister çetecilik, haydutluk, isterseniz tımarhane deyin ama, TC artık modern anlamda devlet değildi.

Yeni yapı, dindarlık adına Ortadoğu’yu talana çıkıp kanla sulayan, ne idüğü artık aleni olan İhvan (Müslüman Kardeşler) tarikatının yolcusuydu. Halkın vergileriyle beslenip silahlandırılan ordu, polis ile yine halkın beslediği adliye artık onun “malı“, muhafızıydı.

Ortalıkta koparılan terör kasırgalarının şiddeti ile pıstırılıp bastırılan kurumlar, sus-pus, direngen işçi sınıfı zaten yoktu. “Ben bir solcuyum abi” diye şişinerek ortalıkta dolanan Kemalistler, “ben dümenime bakarım” kervanında, Kürt düşmanlığı ile yemlerini artırmaya bakıyorlardı. Geniş yer ve zamanlarda, “bizim karekterimiz özgürlük ve bağımsızlıktır” naralı Kemalistler generaller, derhal araziye uymuş, zindanlara kapatılarak terbiye edilen kesimi ise bu kez kurtarıcı kesilen zindancılarına emir eri olmuşlardı. Terör devletinin çelik çekirdeği olan derin devlet denilen yeraltı yapılanması ise şak, tak sesleriyle hazır oldaydı. Kendini burjuvazi yerine koyan besleme sermaye dalkavukluğu ve kitlelerin havasını alan futbolcu kesilerek, kuzuların sessizliğine bürünmüş, yeniden yemlenmeye koyulmuşlardı.

Terör tekmil çarkları, dehşet saçan manzaralarıyla iş başındaydı.

Zaten devlet olamamış çark, temelinden devlet olmaktan çıkınca, tıpkı IŞİD’de olduğu gibi “haydutların diplomasi” olan şantaj ve rehin alma dili de, “dış politika” olmuştu. Bu yoldan gidilerek Amerika Birleşik Devletlerinden, Fransa, Almanya ve Mafya deyimiyle “yeni sıkı dost” Rusya başta olmak üzere birçok ülkeden kazanımlar elde ediliyor, Avrupa Birliğini adeta haraca bağlanıyordu.

Devletin toprak bütünlüğü, içişlerine karışmazlık gibi evrensel ilkeler de, artık bunları bağlamıyordu. O nedenle, mahallenin destursuz delisi misali sağa sola seğirtiyor, nereyi güçsüz, savunmasız görürlerse oraya saldırıyor, “Osmanlı ruhu” naralarıyla işgale girişiyorlardı.

Mesela, bu satırları yazdığım sırada bile, “sadık dost” Barzani ailesinin egemenliğindeki Güney Kürdistan’ın medyası, “hewar” çığlığıyla, “Türk savaş uçaklarının saldırısı yüzünden, Amediye bölgesi köy okullarının kapalı kaldığını” haber veriyordu.

“Orası ayrı bir devlet. Neden, ne hakla, hangi hukukla köylerini bombalıyor, can alıyor, bütün olarak hayatları tehdit ediyorlar?” diye sormayın. IŞİD de, canı ne ve nasıl istiyorsa yapmıyor, sağa, sola saldırmıyor mu?

Beri yandan Suriye, atalarının sözüyle, batmış geminin kıyıya vurmuş mallarıydı harap haller fırsattı. İslamo Faşist çetelelerle birlik ve dayanışma içinde bir ora, bir buraya saldırıyor, sahiplik güdüsüyle, işgal topraklarına bayrak asıyor, talan ve çalıntı mallarını bu tarafa aktarıyor, Kürtlerden çalınmış zeytinler yüzünden de, aralarında kanlı kavgalara girişiyorlardı.

İçerideki Kürtlere gelince: Onlar ne rehine, ne esir ve ne de parya, ama hepsinden birazdı. IŞİD nezdinde neyse, Türk devleti için de değerleri oydu. Kürtlerin, vatandaşlık hukuku diye bir hakları, yerleşip barınma, çalışma, kazanç elde etme, kendilerini geliştirme özgürlükleri yoktu. İç düşman olarak, dün köyleri, bugün şehirleri başlarına yıkılıyordu. Dün kurşunlanıyor, bugün topluca yakılarak, kaderleri “faili meçhul cinayet” diye bağlanıyordu

Ülke genelinde sıkıyönetim ya da olağanüstü hal rejimi yoktu. Kürdistan genelinde ise her şey keyfe göre, her daim sıkıyönetim ye da OHAL vardı. Zindanlar ağzına kadar doluydu. Adı öne çıkmış bütün Kürtler, zindan mukimi esirdi. Uydurulmuş suç ve kabahatler “gizli tanığın ifadesi” adıyla, zindanlarda hayat çürütmeye gerekçe yapılıyordu. Köylerden dışarıya çıkmak, yasaktı birçok yerde. Örneğin Beytüşşebap’a giriş ile çıkış izne bağlı Lice, Hami, Kulp köylerinde eşikten dışarıya adım atmak yasaktı. Koyunlar kuzular da mahpustu.

Asker ve polis kılıklı silahlılar evlerde arama yapıyor, Hitler ordularının Rusya’da yaptığı gibi fazlılık diye una, şekere, bulgura, makarnaya el koyuyor, genç kızların çeyizini, para eden yükte hafif ne varsa çalıyorlardı.

Başa dönersek, Selahaddin’e ilişkin kararı, resmen açıklanmadan iki gün önce öğrendiler. Ve ülkenin tartışmasız tek efendisi kararını verdi:

“Karar bizi bağlamaz, karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz!..”

Ve bitirdiler. Emir üzere toplanan başka bir mahkeme, yeni mahkumiyet üretti. Demirtaş içerde kaldı.

Ha, Uluslararası yüksek mahkemenin, iş bitiricilere, gerçekten yaptırım uygulama gücü var mı? “Bana para vermezseniz, Avrupa’yı göçmen dalgalarıyla doldururuz” şantajıyla, Avrupa Birliği’nden haraç alanları, Avrupa Konseyi’nden atma ihtimalı olabilir mi?

Geçin efendim. TC, artık devlet değil ki. IŞİD gibi, İhvan‘ın Batı dünyasına kinli bir kolu. AB konseyinden atsanız ne olur!..

Yazarın diğer yazıları