Bu, Erdoğan’ın özel savaşıdır

Durup dururken, insan hayatını kanatıyor; Kürdistan’ı yakıyorlar.

Bu kez savaş, Kürdistan’ı aşmış, Türk kentlerine de sıçramıştı. Her yerde, ölümün sesi yankılanıyordu.

Bu savaşın somut hiç bir sebebi yoktu. Avrupa’dan Amerika’ya uznan dünya medyası, bu savaşa "Recebin savaşı" adını veriyordu. Sanki, çevre kanarken o da, "neyim eskik, benim de savaşım olsun" deyip füzeleri ateşlemiş gibi Recebi savaş diyorlardı… 

Türk rejimin, anayasayı dinlenme odasına alan, parlamentoyu işlerine takoz koyan olarak gören, "teklik" üzere, tartışmasız tek mutlak efendisi ve savaşın ilahıydı, Recep Tayyip. 

O da "tek adam" olduğunun farkındaydı. Büyüklenirken, Atatürk’ün bile ağzını doldura doldura söyleyemediği kibirle, "ben, Orduların baş komutanı olarak" diye konuşuyor, "Kürtlerle bin yıllık beraberlik ve İslam kardeşliği" de demiyordu.

Çünkü, artık eski Recep değildi. Kürdistan’ın hayali fatihi Recep’ti, o. Onun için, bu savaş Recep, ya da Recebi bir savaş deniyordu.

Savaşçı ruhu şahlanmış gibi, baş komutan olarak "süreci, buz dolabına kaldırdığını" açıklıyordu, sevgili milletine..

Çünkü, "Türk ve Kürt kardeşliği" ayrışıp, uzaklara savrulmuştu. Sayesinde, "din kardeşleri" şimdi kıyasıya boğazlaşıyorlardı. Kanda banyo histerikleri için ne mutlu!..

Bu, Recep’in (Erdoğan) savaşı, ama gerekçesi, sadece Aziz Nesin yüzde 60’lığı için gerçekçi, gerisi şimdiden palavraydı.

Çünkü, hırsızı, kiralık katili, kaçakçı çeteleriyle sarmal "kontra"nın (derin devlet) fink attığı sınırdaki Ceylanpınar’da, yakın çevrenin dışında, kimsenin varlığından haberdar olmadığı, isimsiz iki polis neferi, kapıda zorlama, pencerelerde kırık olmayan evde vurulmuş bulunuyordu. Ama, saatin saniyesinde yapılan açıklamada, "PKK’li teröristler, gece eve girip iki po lisimizi şehit etti" deniyordu.

İnternet dünyasında PKK adına laf eden birileri de, "biz" diyor ve "intikam aldık" diye ekliyordu.

Oysa, Kürdistan yangın yeri, mezarsız ölüler bahçesiydi. Katillerin başefendileri, alt taraflardaki emir ulakları, emir alan cellatlar belli, bilinendi. Buna rağmen, intikam vuruşu, başka bir deyişle "suikast yok"tu, PKK’nin savaş tarihinde.

Ama, "nehri geçip, derede boğulma" dedikleri olay Ceylanpınar’da yaşanıyor ve sıradan iki polisin öldürülmesi, PKK’ye mal ediliyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, islim alıp, aradığı fırsatı yakalamış gibi meydana fırlayıp, "polislerimizin kanı yerde kalmayacak" diye gürlüyor, hemen ardında, tutuklamalarla Kürt avı başlıyor, Türk savaş uçakları da, iki gün sonra sabaha karşı Güney Kürdistan’daki PKK alanlarını bombalıyor, böylece topyekün savaş başlıyordu.

Orduların baş komutanı olan Cumhurbaşkanı Recep bey, bu arada sükun bulup, huzura erişme şartlarını, "PKK teslim olup silah bırakana kadar" diye açıklıyordu.

Ve savaşın gerekçesi, hala öldürülmüş iki polisti.

Oysa, Amerika ve Avrupa medyası IŞİD’e yardım, yani, arka cephesini rahatlatma diye açıklıyordu, gerekçeyi.

Gerçeğin öteki gözünü, 78’ler Vakfının Başkanı Celalettin Can açıklıyor, kararın, Kasım 2014 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu’nda alındığını ve uygulamanın, seçim sonrasına bırakıldığını söylüyordu.

Çünkü, Kürt hareketi, tahminlerinin ötesinde güçlenmiş, Mahmur’da, Şengal ve Rojava’da IŞİD’de savaşta kendini göstermekle kalmamış, dünyada da prestij kazamıştı. O nedenle vakit varken, itibarı zedelenerek dünyadaki saygınlığı sarsılmalı, beli de kırılmalıydı.

Nitekim, AKP’nin seçim kampanyasını yürüten Erdoğan, kürsülerde bu kararın ip uçlarını veren bir söylemle, "süreç" denilen barış görüşmeleri boyunca kullanmadığı bir dille, yeniden "kendisi"ydi.

Kürt hareketine sövüyor, Selahattin Demirtaş’a hakaret ediyordu. Mitinglerini boykot edip, meydanlarda yalnız bıraktıkça olan asabı da bozuluyor, dengesizce sövmeye geçiyordu.

Kürt kadınları, 30 Mayıs 2015 tarihinde, Iğdır’da sokağa çıkmış ve geçişinde, sırtlarını dönmüşlerdi. Kürt geleneğinde, bu bir aşağılama hareketiydi. Erdoğan bile bunu algılamış olmalı ki, sinir sistematiği, konuşma insicam ve mantığı iyice bozulmuş, en alt kültürün sokak terbiyesi, edebiyle kürsüde kadınlara hakarete başlamıştı, şöyle bağırıyordu: 

"Şimdi geliyorum çok enteresan şurada bir grup, affedersiniz edebim müsaade etmiyor tabi de, sırtlarını dönerek işaret yapıyorlar. Ya sizde zerre kadar nezaket varsa, haysiyet varsa, yani zerre kadar kabiliyetiniz varsa siyasette yer parlamentodur. Kalkıp da bu tür tehditlerle bu tür affedersiniz ahlaki olmayan yöntemlerle bir yere varamazsınız."

Evet, başlatılan "Recebi savaş"tı. Erdoğan kişisel kazancının hesabını yapıyordu. Kazancı insanlık kaybıydı. İnsanlar ölüyor, Kürdistan top, tank, uçak ve kelikopterlerin gümbürtüsü altında, geri gelmemek üzere kopuyor, İstanbul şehri de, patlamalara esirdi.

Yazarın diğer yazıları