Bu süreçte en dik ve en diri duran kimmiş meğer

Güney Kürdistan devlet değil miydi? Parlamentosu, hükümeti, bayrağı, gümrüğü, havaalanları, peşmergesi, asayişi, eğitimi, ekonomisi, bankası ile Kürt yönetimi devlet konumunda değil miydi? 

Bu sorular yıllardır Güney Kürdistan’da yaşayan gazeteci-yazar Necmettin Salaz’a aittir. Salaz, bu soruları bugünlerde değil; "bağımsızlık referandumu" tartışmaları yapılmadan çok önceleri soruyordu. Güney Kürdistan parlamentosunun çalıştırılmamasını, yönetimin halktan koparak aile şirketi haline dönüşmesini, tüketime dayalı ekonominin ileride yıkıma neden olacağını anlatmaya çalışıyordu Necmettin Salaz. 

Devleti kutsayanlar ve bağımsız devlet ilanı ile tüm sorunların çözülebileceğine inanan ve hala bu softalığı sürdürenler, Güney Kürdistan’da tüketilen yumurta, peynir, yoğurt ve ayranın İran’dan; domates, biber, patlıcan ve şişe suyunun Türkiye’den ithal edilmesinden rahatsızlık duymayanlardır. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini, bu tüketici zihniyet aşılamadığı müddetçe bağımsız olunamayacağını hala anlayamayan okur yazarlardır.

Güney Kürdistan’da, Saddam döneminin baskı ve zorbalıkları ortadan kalktığı ve büyük bir özgürlük alanı oluştuğu halde topraktan, üretimden, çalışma hayatından kopuk nüfusun her geçen gün artması; bunların bir kısmının bölük bölük sınırları, denizleri aşarak Avrupa’ya kaçması nasıl bir iştir? Bu insanlar kendi yurtlarından mı yoksa yönetimlerinden mi kaçıyor? "Bağımsız" devletçilik yapan yazar ve sosyologların hiç mi hiç ilgilenmediği nahoş sorulardır bunlar. 

Kendi insanları Avrupa’ya kaçan bir yönetim Bangladeş’ten, Endonezya’dan, Somali’den, aylık 100 -150 dolar maaşla işçi getirerek mi bağımsız devlet olacak? Hewler, Süleymaniye sokaklarını, havaalanlarını Kürtlerin kendisi temizlediğinde onurları mı kırılıyor? Güney Kürdistan’da orta halli memurlar bile evlerinde hizmetçi çalıştırıyor. Dil bilmediği, Kürtlerin kültürünü, mutfak ve damak tadını bilmediği halde evlerde yabancı "hizmetçi" çalıştırmayı itibar ve zenginlik nişanesi sayan ucubelik kimin eseridir? Bu tabloda acınası durumda olan, aylık 150 dolarla çalıştırılan yabancı işçi mi, yoksa içmeye ayranı olmadığı halde tahtırevanla sıçmaya giden ucube Kürt müdür?

Barzani yönetimindeki Güney Kürdistan’da sosyo-ekonomik tablo böyle bir tablodur. Yönetiminin siyasi tutumu da bundan farklı değildir. 25 yıldır Türk devleti ile, son 10 yılda ise AKP ve Erdoğan diktatörlüğü ile yaptığı ekonomik, siyasi ve askeri antlaşmaların tamamı şaibeli, kapalı ve aile çıkarlarına hizmet eden ilişkilerdir. G.Kürdistan’da 18 TSK ve MİT üssü açarak topraklarını TC’nin arka bahçesi haline getirenlerin bağımsız devlet istemeleri sahtekarlık değil de nedir? Bütün bunları görmezden gelerek Kürtlere nasihat veren aydın, yazar, KDP dostu sosyologların, hala Barzani’ye güzellemeler yapmalarının bir etkisi ve anlamı yoktur. 

Özgür Kürdistan, referandumla sağlanacak bir statü olamayacağı gibi, Barzani vazgeçince ortadan kalkacak bir hak da değildir. Bağımsız devlet kaçınılmaz olarak ve otomotikman halkları ve toplumları özgürleştirmez. Öyle olsaydı eğer, Kerkük, Tuzhurmatu, Haneqin, Gwer, Zummar, Şeyhan Heşdi Şabi tarafından kuşatıldığında orada yaşayan halk -KDP’ ve YNK’ye rağmen- ilk önce arabalarına eşyalarını yüklemeyi değil, her şart altında evini ve topraklarını terketmemeyi düşünürdü. 

Demek ki Kürt yurtseverliği ile Kürt milliyetçiliği aynı şeyler değilmiş.

Kürtler arası ulusal kongreyi, "delege çokluğu ile bağımsızlıkçıları esir almaya, etkisiz bırakmaya yönelik öneri" olarak anlamsız bulanlar; KDP yönetiminin diğer Kürt partileri ve toplum aleyhine, Türk devleti ve Erdoğan iktidarı ile her türlü ilişki ve antlaşma yapmasını anlamsız ve tehlikeli bulmuyor. Erdoğan’ın sırıtarak, "IKYB ile yapılan bütün antlaşmalar feshedilerek, merkezi Irak devleti ile yeniden düzenlenecek; bankalardaki hesapları Bağdat’a aktarılacaktır" sözlerinden rahatsızlık duymuyor. 

KDP ve Barzani’nin Türk devleti ile içine girdiği kapalı ve kirli ilişki biçimine hala bir tek cümle ile itiraz ve eleştiri yapmayanların Kürt halkına akıl ve nasihat verme hakkı yoktur. Çünkü, bu bilinçli görmezden gelme hali, Güney Kürdistan’ı Türkiye’nin arka bahçesi haline getirme politikalarına destek anlamına gelmektedir. "Bütün bu süreçte en Kurdî olan Mesud Barzani’dir. En dik duran, en diri duran Başkan Mesud Barzani’dir" tespiti, Barzani’nin kendisi tarafından tekzip edilmiş trajikomik bir tespittir.

Bir taraftan Kürtlerin birleşememesini eleştirirken diğer yandan KDP’nin Kürt ulusal kongresine katılmamasını haklı ve yerinde görenler; Kürtlere akıl verecekleri yerde, her seferinde halkının hayalleri ile oynayan ve sonrasın hiçbir şey olmamış gibi yeniden halkı yönetmek için geri dönen Barzani’ye birkaç dost nasihatında bulunsalar belki bir işe yarardı.

Ölen veya darbe yiyen, halkın özgürlük hayalleri ve mücadelesi değildir.

Ölen, bir kez daha iflas eden ulus devletçi sistemdir. Darbe yiyen, bağımsız devlet giysisi giyerek kendi hanedanlıklarını ve iktidarlarını mutlaklaştırma gayreti içindeki KDP yönetimidir, Mesud Barzani’dir.

Hayal kırıklığı, umutsuzluk ve öfke içinde olanlar; yıllarca Güney Kürdistan’daki hanedanlığı, haksızlık, yolsuzluk ve paraya batmış yönetim tarzını gördüğü halde, bunları önemsizmiş gibi davranıp, Barzani’nin sırtını pışpışlayan aydın, yazar, KDP dostu sosyologlar ve siyasetçilerdir. 

Yazarın diğer yazıları