Bu yazının yanlışları bana ait, varsa doğruları size ait olsun!

Veysi SARISÖZEN

Eğer “erken seçim” ilan edilir edilmez, “bu seçim meşru değildir, tüm muhalefet olarak seçimi boykot ediyoruz” denseydi, şimdi Türkiye farklı bir yerde olurdu.

Her neyse. Olan oldu. “Önümüze bakalım.” Bakalım da nasıl bakalım? Şöyle:

Kılıçdaroğlu’nu dinledim. “hem referandum, hem de erken seçim meşru değildir” dedi. Bunu seçimden 23 gün sonra dile getirdiği için eleştirildi. Eleştirenler haklıdır. Ama CHP’nin bu açıklaması yine de önemlidir. Meclis’in “ana muhalefet partisi”, içinde yer aldığı TBMM’yi oluşturan seçimi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen faşist rejimi dayatan 24 Haziran seçimini “gayrı meşru” ilan etmiş bulunuyor. Bununla hem TBMM’nin ve hem de Cumhurbaşkanının “meşru olmadığını” da söylemiş oluyor.

CHP ile yapılacak tartışma ve diyalogda bu açıklama bir “milat” sayılmalı.
“A” diyen “B” demek zorundadır.
TBMM’de muhalefet “meşrudur”. Çoğunluk “meşru değildir”. Cumhurbaşkanı “yok hükmündedir.” Bu durumda “meşru muhalefetin” TBMM’de kalmaya devam etmesi, “meşru olmayan çoğunluğu” ve “meşru olmayan” diktatörü “meşru” hale getirmekten başka hiçbir sonuç doğuramaz.

“Seçimler meşru değildir” diyerek Kılıçdaroğlu “A” demiş oldu.
Şimdi “seçmenlerine bu durumda TBMM’de ‘kalalım mı, çekilelim mi?” diye sorarak “B” demelidir.

“Seçim meşru değildir” sözünden sonra TBMM’de kalmanın hiçbir anlamı yoktur.
Elbette, “çekilmenin” sosyal şartlarını yaratmak çok önemlidir. Halk beş altı aylık bir kampanya ile bu soruyu tartışmalı. Rejimin attığı her faşist adımı görmeli ve bu Meclis’te durmanın rejime meşruiyet kazandırmak dışında hiçbir anlamı olmadığını kendi deneyleriyle anlamalı. Partilerin görevi halka bu konuda yardımcı olmaktan ve onu örgütlemekten ibarettir.

Şimdi önümüzde OHAL’i kalıcılaştıran “torba yasa” duruyor.
Muhalefet ne yapacak?

Bu yasayı önleyecek gücü yok. TBMM kürsüsü sağırdır. Kılıçdaroğlu “medyanın yüzde 91’i Erdoğan’ın eline geçti” dediğine göre, Muhalefetin yüzde 9’luk medya deliğinden üflediği sesi, yüzde 91’lik medyanın böğürtüsü bastıracaktır.
Yepyeni bir kürsüye ihtiyaç var.

Bu kürsü “TBMM’de kalalım mı, kalmayalım mı?” sorusunu tartışmak üzere milyonların dolduracağı alanlardır.

Şu gerçeği milyonların önünde dile getirmek gerekir: “Parlamento Erdoğan’ın elinde bir oyuncak haline geldi, devlet Saray’dan yönetilmektedir, Meclisteki gücümüz Saray’ın hiçbir baskıcı kararına karşı koymaya yetmiyor, her kürsüye çıktığımızda, TBMM’nin Başkanlık Divanında yer aldığımızda, Komisyonlara üye verdiğimizde, TBMM’deki oylamalara katıldığımızda hiç bir sonuç alamadığımız gibi, bir de meşru olmayan seçimle kendine hukuki kılıf giydirmiş olan Diktatörlüğe meşrutiyet sağlamaktayız.”

Halk elbette şunu soracaktır: “Öyle ise neden meşru olmayan seçimlere katıldınız?”
Dürüstçe yanıt verilmelidir: “Haklısınız. Ama biz son şansı kullandık; meşru olmayan seçimden meşru bir sonuç elde etmeye çalıştık, ama meşru olmayan araçlarla kazandığımız seçimi elimizden aldılar”.
Beş altı aylık kampanyanın sonunda eminiz ki, halk “artık çekilin, her şey gün gibi ortada” diyecektir.

Ve ondan sonra “her Salı Meclis kürsüsünde” konuşmakla yetinmek yerine, milyonların toplandığı alanlarda kurulan kürsülerden gerçek demokratik muhalefetin sesi yükselmelidir.
“Ya rejim bu kürsüleri havaya uçurursa, Ankara’da, Suruç’ta, Amed’de yaptığı gibi ortalığı kana bularsa?”
Yapabilir.

O zaman yurtdışında “sürgünde Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi’ni” kurmayı düşünmeye başlarsınız. Yurtdışı derken, 2. Dünya Savaşında De Gaull’ün İngiltere’yi, Wilhelm Pic’in Moskova’yı seçmesi gibi, isterseniz Avrupa’ya taşınırsınız, isterseniz Kandil’e ya da Rojava’ya geçersiniz. Bu sizin bileceğiniz iştir.

Ama ben iddia ediyorum ki, siz bir kere alanlarda milyonları toplayıp, bütün örgütsel ve parlamenter güçlerinizle bu kitlenin içinde yer aldığınız zaman, diktatörlük sizinle başa çıkamayacaktır. Kan dökmeye cesaret edemeyecektir. Döktüğü kanda boğulacağını bilecektir. Rejim hem Ege’de, hem de Kürdistan’da, iki cephede birden savaşmayı göze alamaz.

Yazdıklarım “gerçekçi” görülmeyebilir. Soruyorum: TBMM’de faşizmi durdurmanın “gerçeklerle” ne gibi bir ilgisi var?

Ben hiç kimseye sübjektif koşulları oluşmamış bir “devrim” çağrısı yapmıyorum: Basit bir şey söylüyorum: Halkı örgütleyin, ona dayanarak diktatörlüğe meşruiyet kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramayan şu Meclis’ten çekilin ve muhalefeti “halkla beraber, halk adına, halk için” yürütün.

Yine de eklemem gerekir: Bütün bu yazı yalnızca ve yalnızca beni bağlamakta, hiçbir partiyi, hiçbir gazeteyi, hiçbir örgütü değil. Yanlışları bana ait, doğruları size ait olsun.

Yazarın diğer yazıları