Bu yazıya aldırmayın bir ‘rüya’ tabiridir!..

Dün gece bir rüya gördüm. Gazeteciymişim. İttihat Terakki’nin merkez-i umumiye binasında, yani eski Cumhuriyet Gazetesinin mekanında, Kılıçdaroğlu ile mülakat yapıyormuşum. Rüyamı izninizle anlatayım:

Kılıçdaroğlu’na soruyorum: Bugünkü iktidara karşı mısın?

„Hiç sorulur mu?“ diye hayretle karışık bir yanıt veriyor. „Çok karşıyım, çünkü o 15 Temmuz darbesini fırsat bildi OHAL darbesi yaptı. Darbecidir, karşıyım. Anayasayı fiilen yırttı, TBMM’yi fiilen feshetti, diktatördür, o nedenle çok ama çok karşıyım.“

Tabii ben de Kılıçdaroğlu’nu alkışlıyorum. O devam ediyor:

„Ekonomimizi mahvetti. Çok karşı çıkıyorum.“

Alkışlar.

Başıyla beni selamlıyor. Memnun.

„Laiklik elden gitti. Kızgınım. Karşıyım. Muhalifim.“

Bravo.

Bir soru sordum ya, artık durmuyor. „Halk Bankası diyor, Enis Berberoğlu’ndan söz ediyor, Sarayın sefahat halini uzun uzun anlatıyor.“

Oysa benim iki sorum daha var. Ama almış sazı eline, durdur durdurabilirsen.

Nefes nefese kalmasından bil istifade hızla iki soru soruyorum:

„Erdoğan rejiminin PKK’ye karşı savaşını destekliyor musun? Bu bir.

Erdoğan hükümetinin Cemaate karşı savaşını destekliyor musun? Bu iki.“

Yüzüme öyle bir bakıyor ki, sanırsın hortlak görmüş.

„Desteklettirtmeye muyum“, gibi bir şey söylüyor. Sonra kendini toparlıyor ve bir solukta konuşuyor: „yani biz devletin kurucu partisiyiz, devletimizi desteklemek görevimiz…“ deyiveriyor.

Anlıyoruz ki, PKK ve Cemaat’e karşı „devlet“ savaşıyor.

Erdoğan ise ekonomiyi bozuyor.

„Elbette öyle, devlet vatanı savunuyor, bu ise işleri berbat ediyor“ diye söyleniyor.

Sorulara biraz ara veriyorum.

Susar susmaz soruyorum: „Devlet nedir?“

„Gerçek erktir; yargı erkidir, yasama erkidir, yürütme erkidir. Çok mühim bir şeydir devlet.“

„Yargı erki kimde?“

„Elbette Erdoğan’ın avucunun içinde.“

„Yasama erki kimde?“

„Soruya bak, elbette Erdoğan’ın emrinde.“

„Ya yürütme erki?“

„Boş soru, Yürütme erki demek Erdoğan demek.“

Bir de „dördüncü erk vardı ne oldu?“

„Medya diyorsun galiba, sizlere ömür, yüzde doksan beşi Erdoğan’a amade…“

„O halde devlet nerede?“

Espri yapacağı tutuyor. „Ben de soru sorayım o halde“. Soruyor: Et nerde? Kedi yedi. Kedi nerde? Ağaca çıktı. Ağaç nerde? Balta kesti. Balta nerde? Suya düştü. Su nerde? İnek içti. İnek nerde? Daha kaçtı. Dağ nerde?“

Yüzüme manalı manalı bakıyor, „nerede diye sordum ihtiyar gazeteci“.

„Yandı gitti kül oldu“ diye kültürel düzeyimi konuşturuyorum.

„İşte öyle diyor, bin yıllık dağ gibi devletimiz yandı gitti kül oldu. Baksana diyor, Hazineyi damata verdi, Kırgızistan devlet başkanıyla yaptığı toplantıda mahdum Bilal’i de masaya oturttu. Devlet yok Erdoğan ve ailesi var artık. Yakında Merkel’le toplantıya maaile gider, torunlarını da götürür.“

Ve masaya yumruğunu vuruyor: „Devlet yok, aile şirketi var, aile oligarşisi…“

Fırsattan yararlanıyorum, iki sorumu tekrar soruyorum:

„Aile oligarşisinin PKK’yle savaşını destekliyor musun sayın Başkan?

Aile şirketinin Cemaatle savaşını destekliyor musun çok muhterem Kemal bey?“

Bu defa „devletimi destekliyorum“ diyemiyor. „Dağ“ gibi devlet yanmış, gitmiş, kül olmuş ya.

„Erdoğan’ın hem PKK’ye hem de Cemaat’e karşı önlemlerini destekliyorum“ diyor. „Savaş“ sözcüğünü itinayla temizliyor.

Quto’nun „Veysi abe uyan, bugün Salı gazeteye yazı yetiştireceksin“ diye bağırmasıyla yataktan fırlıyorum.

Ve alel acele çayımı demleyip bilgisayarın başına geçiyorum. Yazı aşağıda. Tuhafınıza giderse „rüyanın etkisinde kalmış“ der geçersiniz.

CHP PKK’ye karşıdır. Amenna. Zaten ben de Kılıçdaroğlu’na Kandil’e çık, HPG’ye katıl demiyorum.

CHP Cemaat’e de karşıdır. Buna da eyvallah. Hiç kimse Kılıçdaroğlu’na Amerika’ya git, Gülen’in dergahına yazıl demiyor.

Ama iş gelip de, Erdoğan’ın PKK’ye karşı savaşına gelince değişiyor. Çünkü bu savaş Kürdistan’ın bütün parçalarına karşı bir savaştır ve Türkiye bu savaşın kaçınılmaz bir sonucu olarak Suriye bataklığına saplandı ve şu anda faşizm de bu yüzdendir, ekonomik kriz de, yolsuzluk da, israf da, yoksulluk da.

O halde Erdoğan’ın PKK’ye karşı yürüttüğü savaşı desteklemek faşizmi desteklemektir ve faşizmi destekleyen, faşizmin sonuçlarıyla ilgili ne derse desin boş laftır.

Cemaat’e karşı savaşa gelince de iş değişmektedir. Bu savaş iki „ortak“ arasında başlamıştı… Şimdi sona ermiştir. Erdoğan Gülen’e galip gelmiştir. Artık savaş yok, mağlup tarafa amansız bir zulüm ve zorbalık var. Ve Erdoğan „Cemaat tehdidini“ temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp milletin sofrasına sürerek, faşist rejimin bütün hukuk ve insanlık dışı saldırılarını „meşrulaştırmakta“. „Yesinler birbirini“ lafı da artık bayatlamıştır. Bayatlama ne kelime, şu anda Erdoğan Cemaati çiğ çiğ yiyor, ötekinin dişleri yok.

Bu durumda Cemaat’e ve Batı yanlısı devlet kadrolarına karşı Erdoğan’ın yürüttüğü saldırıları desteklemek, Erdoğan’ın „FETÖ bahanesiyle“ bütün faşist kurumlaşma ve hukuk dışı adımlarını desteklemektir. „Yesinler birbirini“ diyen de, şu anda eski ortağını yiyen Erdoğan’ı desteklemiş oluyor.

Bu iki „destek“ CHP’yi Saray’ın „resmi muhalefeti“ yapıyor; „muhalefetli faşizm“ modeli yani.

Yazarın diğer yazıları