Bugün, son gündü

Recep Erdoğan, 15 gün önce, Rojava Kürtlerinin İslami teröre karşı mücadele ortağı Amerika‘yı, tehdit etmişti:

“İki hafta içinde, isteğimiz yerine geldi geldi, gelmediyse kendi gücümüzle başımızın çaresine bakacağız.”

“Başın çaresi” dedikleri, Rojava’yı işgal ile Kürt kanını akıp “sevindirik olma” olma niyetiydi. Bu çağda, bunlardan başka savaşın kan ve yangınlarını kendi halkına düğün-bayram olarak sunan başka bir yer yüzü devleti yoktu.

Öte yandan, savaş hukuku dilinde yukarıdaki sözler, tek kelimeyle, ültimatomdu. Yani sözün bitim tarihi idi. İstek yerine gelmezse, ağızlar susacak namlular, füze rampaları, uçakların hücumu, kısacası ölüm ve yıkımın sesi olan savaşın dili konuşacaktı.

Mafyanın raconunda da, bu sözlerin anlamı açıktı.

Türk devleti ise Recep Erdoğan’ın, yıllar önce “bu anayasa hızıma uygun değil, bana uydurun” dediği günden beri, artık resmen ilan edilmiş bir çete, modern deyişle de mafya organizasyonuydu. Mafyada olduğu gibi kainatın hukuku, yoktu artık. Kanunlar da olaylar ve durumlara vaziyet etme amaçlı olarak değişkendi. Adamına göre kanun maddeleri icat ediliyordu.

Mafyoz haller böyleydi. Dış ilişkileri de, buna uygun olaraki, bir çirkinlikler, evreni utandıran ayıplar bütünüydü. Dost ve kardeş diye yaklaştıkları ülkeler, mafya sinsiliğinin tatlı dili ile tuzağa çekiliyor, sonra boyunlarına biniliyordu.

Irak ve Suriye’de yaşanan budur. “Kardeş” Libya’ya, daha çok ve yıkım için, Ortadoğu’dan tabur tabur İslamo faşist çeteler taşınıyor.

Mısır’la dostluk ve kardeşliğin hikayesi de büyük bir aldatmacadır.

Oraya tarihi kardeşlik masalıyla yanaştılar. Ayakları yere basınca da elleri, kollarıyla ülkenin iç işlerine daldılar. “Mevtun”u oldukları Müslüman Kardeşler çetesini iktidara taşımak için, para ve emek harcadılar. Muhammed Mursi’nin devlet başkanı seçilmesinde, pay sahibi oldular.

Fakat Mursi’nin yandaşları, arkadan kovalanı varmış gibi aceleciydi. Orta Çağ yaşama biçimine dönüşe dair programlar, uygulamaya koydular. Aç gözlüler, ülkenin varlıklarını ganimet olarak görüyor ve hücum ediyorlardı. Ülke bir anda hırsızlık, yolsuzluk, haraç ile rüşvet toplama kargaşasına boğuldu. Müslüman Kardeşler, hırsızlar sosyetesini yaratmak için, acele ediyordu.

Ancak Mısır halkı, “Türk gibi” değildi. “Çalıyorsa, benden çalıyor, sana, ona, buna ne?” demedi. Hırsızlar, talancılar saltanatına karşı ayaklanma başladı. Sonuçta, halk, “Allahu ekber” naralı çeteyi yere yıktı.

Mursi tutuklandı. Mahkemede kendini savunurken de kalp krizinden öldü. Recep Erdoğan, onun geride yüreği yanık “muris”i gibi…

Gören, çektiği acıdan bilinci çalkalanmış, “aklı sıvık” olmuş sanıyor. “Mursi” diye diye, “Orta Çağ mecunu” gibi oradan oraya seğirtiyor. Ta BM kürsüsüne kadar koşup “seçilmiş Mursi kardeşimi al aşağı ettiler, ölümünü de seyrettiler” diye haykırıyor. Seçilmiş Kürt lider Selahaddin Demirtaş ve mebus arkadaşlarıyla, makamları gasp edilmiş belediye başkanları da, “sandıksal demokrasi” numarasını seyrediyorlar.

Ancak iki yüzlülük burada bitmiyor.

Bir zamanlar Kemalistler dünyayı dolaşıp “Atatürkümüz” diyorlardı. “Özgürlük ve bağımsızlık hareketinde, bölgemizde başı çeken örnek oldu” diyorlardı.

Öyle bir örnekti ki, soykırıma uğramış Ermenilerin, Rum, Kürt ve Asurilerin ruhu kanamaya devam ediyordu.

“Bunlar” dediğimiz Müslüman Kardeşler mevtunları, yani İlamo Faşistler dünya Müslümanlarının “kurtarıcı tacirleri” idi. Onlara kurtarıcılık satıyorlar.

Hint yarım adasındaki Keşmir’in, Arakan denilen eski Burma’lı Müslümanların, Ortadoğu’da Filistinilerin kurtarıcısıydılar. Hatta, fesatlık kumkuması olarak İber yarımadasındaki Endülüs’ü karıştırmaya çalışıyor, bu amaçla “Araka’dan Endülüs’e kadar” diyorlardı.

Ama çoğunluğu Müslüman olan Kürtlere sıra gelince, birden bire ümmetçiliğin harmanı savruluyor, dincilik aniden buharlaşarak havaya karışıyor, izi bile siliniyor, Türk dincileri oracıkta ırkçı kesiliyorlardı. Kürt katliamı, soylarının kurutulması Türk için beka meselesiydi, çünkü.

Müslüman, Êzidî, Alevi, Hıristiyan veya Musevi fark etmez, tekmil Kürtlerin soyunu kurutmak için, müttefik arıyor, yardım almak için Amerikalıları bırakıp Rusların kapısına koşuyor, bu uğurda her şeylerini ortaya serip pazarlıyorlardı.

Amerika’ya, mafya yöntemiyle sunulan ültimatomun süresi bugün bitti. “Şimdi n‘olecek?” diye bekledim, geç zamanlara kadar. Bu arada haber portalları, ajansları kurcaladım, insanlık yangınını başlatmak için, saldırdılar mı diye. Ses seda yoktu.

Ama Mardin’de, bir evi basıp cinayet işlemiş, dört çocuk tutuklamışlardı. Bir de Güney Kürdistan’ı uçaklarla bombalamış, katliam yapmışlardı.

Lanet gelsin ki bu soy insanlığa, onların, bu bugünlük “insani hizmetleri” bu kadardı.

Yazarın diğer yazıları