Burada olmak herkese nasip olmaz

Burada olmak benim kararım. Hatta bazı arkadaşlar kararımdan vazgeçirmeye çalıştılar. Evlisin, 3 çocuğun var, çocukların küçük vazgeç, dediler. Karar vermeden önce eşimle konuştum. O da çocuklar nedeniyle zorlanacağını söyledi. Ben de duygu ve düşüncelerimi ifade ettim. Sağolsun saygı duydu ve her daim yanımda olduğunu belirtti. O nedenle gözüm arkada değil ve burada olmaktan, bu eylemin bir parçası olmaktan dolayı çok mutluyum.

ZÜLKÜF KURT

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan ağırlaştırılmış tecrite karşı Leyla Güven’in öncülüğünde başlayan ve Strasbourg’da 53. gününe ulaşan süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi devam ediyor. Eylemcilerden Ayvaz Ece ve Kerem Solhan, uzun yıllardır Avrupa’da aktif çalışmalar yürüten iki devrimci yurtsever. Bir yandan aile hayatı, bir yandan da ekonomik nedenlerle çalışmak zorunda olmalarına rağmen hep Kürdistan Özgürlük Mücadelesi çalışmalarında yer almışlar.

Ece ve Solhan, süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemine katılmaya karar vermeden önce eşleriyle konuşarak, onların da rızalarını almışlar. O nedenle ikisi de, kararlılıklarının eşleri tarafından da saygı ile karşılanmasından doladoyı mutlu olduklarını belirttiler. Tecritin kırılması konusunda kararlı olduğunu belirten Ayvaz Ece yaşam hikayesini anlattı.

*  *  *

‘1974 yılında Urfa’nın Halfeti ilçesinin Varna köyünde doğdum. Çocukluğum köyde geçti. Avrupa’ya gelene kadar hep köyde kaldım. 9 çocuklu bir ailenin 5. çocuğuyum. Fakir bir aileden geliyoruz. Evimizde iki oda vardı. Bir odada erzaklarımız vardı, diğer oda ise hem oturma, hem yatma odamızdı. 11 kişi bir odada kalıyorduk.

Aklımdan çıkmayan bir çocukluk anım var: 12 Eylül darbesi günler… Askerler tarafından köy basıldı. Sabah erkenden genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden herkesi muhtarın evine topladılar. Biz çocuklar da seyrediyorduk. Topladıkları insanları battaniyelere sardılar, sonra üstlerine su döktüler. Sonrasında da onları joplarla dövmeye başladılar. Bu görüntü hep aklımda.’

Mevsimlik çocuk işçi

Çocukluktan bu yana çalışıyorduk biz. Köyde bir tek ilkokul vardı. Bizim de başka bir yere gidip okuma gibi bir şansımız da, imkanımız da yoktu. O nedenle küçük yaşlardan itibaren birçok işte çalıştım. Yılda üç defa gurbete çıkıyorduk. Bütün evi toplar, kapıları kitlerdik. Önce kamyona eşyalarımızı doldurur, sonrasında bizler eşyaların üzerine oturur, yola çıkardık. Çukurova, Ege, Adana ve İzmir’e pamuk toplamaya gidiyorduk. Yazın da Konya’ya yonca yolmaya gidiyorduk.

Çocukluğum iyi geçiyordu, memnundum. Memnundum derken tabi evin en yaramaz çocuğuydum. Babam da  yaramazlık yapmayalım diye bizi dövüyordu. Kardeşlerim içinde de en çok dayan yiyen bendim. Ama evde de en çok beni seviyordu, öyle hissediyordum. O nedenle 13-14 yaşlarına gelene kadar da babamla aynı yatakta uyuyorduk.  20 yaşına kadar hayatım köyde geçti; mevsimlik gidiş, gelişlerimiz haricinde. Çalışmaya gittiğimiz zaman da seviniyorduk tabi çünkü dönüşte Bilecik’e uğrayacağız ve babam bize oradan bir şeyler alacaktı. Hep öyle olurdu çünkü. Bizlere birşeyler alacak dediğimiz de ya bir pantolon alacaktı ya da bir ayakkabı alacaktı. Babam 1991 yılında vefat etti, annem hala yaşıyor.

Geldiğimden beri çalışmalardayım

Köydeki yaşantımız genellikle arkadaşlarla oynayarak geçiyordu. Kabilecilik de vardı, bazen aşağı-yukarı mahalle kavgaları da yapıyorduk. Hem kavga ediyor hem oyun oynuyorduk. Köyümüz Fırat’a yakın köyler arasında. Fırat’ı geçince Adıyaman’a geçmiş oluyorsun. Yazları işe gitmediğimiz zaman Fırat’ın kıyısına gider, zamanımızı orada geçirirdik.

Askerlik kağıdım gelmişti ve ben de Avrupa’ya çıkmak istedim hemen. Kısmet olmadı hemen çıkmak ve askere gitmek zorunda kaldım. Askerden 1996 yılında döndüm ve döner dönmez, Avrupa’ya çıkmaya karar verdim ve Avrupa’ya geldim. 2006 yılında Avrupa’da evlendim. Evlendiğimde 32 yaşındaydım ve bize göre biraz geç bir evlilikti tabi. Aslında ben evlilikten daha çok bir yol bulup, gitmek ve gerilla olmak istiyordum. Ama bir türlü yol bulamadım, gidemedim. 2005 yılında annemi buraya getirdim. Evlenmem için annem bana yalvardı. Ben de üzüldüm tabi ve sonunda annem beni ikna etti evlenmeye. 3 çocuğum var.  Her birinin de ikişer ismi var. Merd Leon, Adil Rojin, Rezan Deniz. İlk çocuğumun ismini Merd Leon koymamın sebebi var tabi. Merd Kürtçe bir isim ama Leon, Yunan ismidir. Yunan tarihine ilişkin bir kitap okurken Komutan Leon’dan çok bahsediliyordu. Leon, halkına, arkadaşlarına ihanet etmeyen, onları yalnız bırakmayan biri; ciddi ve cesur bir komutan. O zaman çok etkilenmiştim okuduklarımdan, bende çocuğumun ismini Leon koydum.

Avrupa’ya gelir gelmez başlamadım faaliyetlere. Önce partiyi tanıdım, Önder Apo’nun kitaplarını okudum. Daha sonra da Wuppertal’da çalışmalara başladım. Yıllardır da orada çalışmalar içerisinde yer alıyorum.

Herkese nasip olmaz

Şunu belirtmek isterim ki, biz iki Kürt bile kendi aramızda Kürtçe konuşamıyor, çekiniyorduk. Çünkü insanlar bize farklı bakıyorlardı, bunu biliyorduk. Kendimizi de doğru ifade edemiyorduk tabi. Önder Apo’nun mücadelesinden bu yana biz Kürtler her yerde Kürtçe konuşacak özgüvene kavuştuk, nerede olursak olalım Kürdüz diyebiliyoruz. Çünkü bu mücadelenin sonunda herkes Kürtleri tanımaya başladı ve bu da Önder Apo sayesinde oldu. 20 yıldır Önder Apo zindandadır ve biz Önderliğimize sahip çıkamıyoruz. Bir şeyler yapmaya çalışsak da zaman zaman yetmiyor ama. Ben bu konuda başkasını sorgulayacağıma önce kendimi sorgulayacağım. Ben ne yapıyorum ve ne yapabilirim diye düşünüyorum. Benim herkesten önce kendimi yargılamam lazım.

Evet, ne yapsak az, Önder Apo’nun borcu ödenmez, doğrudur. Önder Apo hepimiz için, hepimizin çocukları için mücadele yürütüyor. Önder Apo 70 yaşına giriyor ve cezaevinde 20. yılını tamamlıyor. Önder Apo’yu yalnız bırakmamamız lazım. Bu kendimize sahip çıkmak demektir. Biz kendimize sahip çıkmaz, kendimi tanıyamaz isek Önder Apo’yu tanıyamayız. Nereden geldiğimizi unutursak, O’nu anlayamayız. Şu an süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemimde bulunmak herkese nasip olmaz. Onurlu ve duygu yüklü bir duruş ve bu tarihi duruşa iradelerini yatıran yoldaşlarımı kutluyorum.

Eylemde olmaktan mutluyum

Burada olmak benim kararımdır. Kendim karar verdim ve hatta bazı arkadaşlar beni kararımdan vazgeçirmeye çalıştılar. Evlisin, 3 çocuğun var, çocukların küçük vazgeç, dediler. Bende kararımın kesin olduğunu söyledim onlara. Önderliğe olan borcumu bugün ödeyemezsem ne zaman ödeyebilirim dedim. Bu eylem benim için tarihi fırsat dedim. Karar vermeden önce eşimle konuştum. O da çocuklar nedeniyle zorlanacağını söyledi. Ben de duygu ve düşüncelerimi ifade ettim. Sağolsun saygı duydu ve her daim yanımda olduğunu belirtti. O nedenle gözüm arkada değil ve burada olmaktan, bu eylemin bir parçası olmaktan dolayı çok mutluyum.


Kendimi feda etsem ışık olur mu?

Avrupa’daki eylemlerin hemen hemen yüzde 80’ine katılmışımdır. Ama tatmin olamıyorum. Süreç öyle kötü bir süreç ki. Bazen gece gündüz düşünüyorum, ne yapabilirim diye. Kendimi feda etsem bir ışık olur mu, bu karanlık dağılır mı diye.

Adım Kerem Solhan. 1965 Varto Özkonak köyünde doğdum. Biz küçükken köyde okul yoktu, başka bir köye gidiyorduk okul için. Bazen çok kar yağınca yolda kalıyorduk. Daha sonra bizim yakındaki nahiye olan Çaylar’da ortaokulu okudum. Benim bir abim İstanbul’da kalıyordu. Ortaokul bittikten sonra ben de kafaya takmıştım İstanbul’a gideceğim diye. Köy işleri zordu. Zaten okulla da bir alakamız kalmamıştı. Sürekli hayvanlara bakıyorduk, babam da bunun ticaretini yapıyordu. Hayvan, sürü alırdı. Biz de hep aldıklarıyla ilgilendiğimiz için hiç boş kalamıyorduk. Bir gün dedim en iyisi İstanbul’a abimin yanına kaçayım. Babam aldığı hayvanlardan bir kısmını satmıştı, İbrahim Daxo diye birinden alacağı vardı. Beni çağırdı, “git Çaylar’a falankesten alacağım var, al gel” dedi. Gittim bende. Parayı aldım, saydım, cebime koydum, koşa koşa eve geldim. Çok paraydı tabi o zaman. Ben de 2,5 lirayı cebime attım. Babam dedi, para eksik diye. “Ben aldım, kendime ve anneme bir şey alacağım” dedim. Ses etmedi.

Köyden kaçış

Sabah olunca bizim köyde Tatar diye biri vardı. Şofördü, sürekli bizim köyden yolcu alıyordu. Aracıyla gelince ben bindim tabi. “Sen nereye gidiyorsun” dedi. “Varto’ya gideceğim, biraz işim var orada” dedim. Beni yanına oturttu, Varto’ya gittik ama benim Muş’a gitmem gerek çünkü Muş’tan İstanbul’a gidebilirdim sadece. Muş dolmuşları vardı, indiğimiz Varto garajında. Tabi Talat beni tuttu. “Sen nereye gideceksin?” dedi. Baktım bırakmayacak, oturup anlattım: “Valla köy hayatından bıktım. Babam bırakmıyor doğru düzgün okuyayım. Ben de İstanbul’a gideceğim, orada okul okuyacağım abimin yanında.” Bir şey demedi. Aldı beni Muş’a götürdü. Orada tanıdığı bir şoför vardı, ona emanet etti beni. Velhasıl otobüse bindik ve İstanbul’a doğru yola çıktık. 24 saat sürdü yolculuk. Topkapı’da indim o zaman, kalabalık, mahşer gibi insan. Ne abimin haberi var, ne aileme haber vermişim, telefon yok. Elimde sadece abimin kaldığını bildiğim bir adres var, mektuplardan aldığım. Ama nasıl gideceğim? Baktım taksiciler var. Gittim, “Bu adrese beni götürebilir misiniz” dedim. Tamam dedi, binip o adrese gittik, Sefaköy’e. Tabi ben bir yandan da abim o adreste değilse ne yapacağımı düşünüyordum. Kağıtta yazan adrese geldiğimizde, tüm paramı verdim. Taksici yetmez bu para, saatini de ver dedi. O sıralar amcam bana bir saat almıştı Antep’e gittiğinde. Onu da verdim. Ama dedim bekle, ben eve gideyim, parayı abimden alıp geleyim, saatimi geri ver dedim. Binadan içeri girip, kapıyı çaldım, abim çıktı tabi. Şok oldu. “Sen nasıl geldin?” dedi. “Anlatırım, taksici aşağıda bekliyor, param az kalınca saatimi aldı” dedim. Camdan aşağıya baktı, taksici çoktan gitmişti.

İstanbul’dan Marsilya’ya

İstanbul’da kaldım bir süre. Abim orada plastik imalatı yapıyordu. Dükkanında beraber çalıştık. Askere gidene kadar İstanbul’da çalıştım. Beni İstanbul havaalanında işe sokmuştu, orada çalıştım bir süre. Sonra İzmir’e askerlik için gittim. Gaziemir’de askerliğimi yaptım. O zamanlar öyle ulusal mücadeleyle ilgili pek bir bilgimiz yoktu, tanımıyorduk. Bizim köyde de öyle yurtsever kimse yoktu. Hatta abim ulusal mücadeleden uzak faşist biriydi. Onların içinde büyümüş, onların kültürünü almıştı. Bayburt’lu bir kadınla evlenmişti.

Askerlik sonrasında köye gittim tabi. Yıl 1987. Köy gidince ailem tabi “seni evlendirelim” dediler. O aralar Karlıovalı askerlik arkadaşıma misafirliğe gitmiştim, kız kardeşiyle tanıştık o dönem. Sonrasında tabi aileler araya girdi, nişanlandık. 1988’de nişanlandıktan sonra ben tekrar İstanbul’a gidip, işlerime devam ettim. Bir yıl sonra köye döndüm, evlilik için ve bir süre köyde kaldım.

1989’da Avrupa’ya çıkma kararı aldım, İstanbul’a geldim, kaçakçıları ayarladım. Yolda tabi çok şey yaşadık. Avusturya’ya geldik, oradan Fransa’ya gidecekken, araçla bizi İtalya’ya götürüp, yakalattılar. 10 gün gözaltında kaldık, tercüman gelip ifademizi aldı. Bizi Türkiye’ye iade edecekler, tren biletlerimizi aldılar. Biz de tabi yapacak bir şey yok deyip, bindik trene. Tren Belgrad’da durdu. Yanımdaki arkadaşa, ben gelmiyorum, dedim. Kararlıyım, buraya kadar gelmişken geri dönmem dedim. O ben de seninle geleceğim dedi. İndik tabi Belgrad’da kimseyi tanımıyoruz, bir gece tren istasyonunda uyuduk. Orada Denizlili biriyle diyaloga geçtik, bizi İtalya’ya geri götürdü. Oradan da biz Marsilya’ya geldik, inşaat işine girdik.

Aradığım şey burada

Marsilya’da bizim siyasi faaliyetlerimizi yürüten Lezgin diye bir arkadaş vardı. Bir gün barda oturuyorduk, onunla bir kişi geldiler. Bizi sordular, merhabalaştık. Diğer masalarda da inşaatta çalışanlar vardı, oturduk hep beraber. Bize Kürdistan’ı anlattı, PKK’yi anlattı. Benim çok ilgimi çekiyordu. Eskiden bizim köyde Metin Karaoğlu diye biri vardı. Köyde iken gece çok kar yağınca onun evine gitmiştik. O zaman çatışma olmuştu, bir astsubay ve 7-8 asker vurulmuştu. Ben de o zaman “Ohh be” demiştim. Yani içimde bir şey vardı ama ne olduğunu bilmiyordum. Lezgin arkadaş anlatmaya başlayınca geçmişteki o anları hatırladım. Mücadeleyi bütün yönleriyle anlatıyordu. Kendi kendime, “Aradığım şey burada, demek ki biz buymuşuz” dedim. Sohbetin sonuna gelindiğinde ben kahve paralarını vermek için elimi cebime atınca o arkadaş tuttu. “Dur herkes kendi parasını versin, hepiniz çalışıyorsunuz, tek birine yüklenmesin hesap” dedi. Sonrasında arkadaş gelmeye devam etti. Gazeteler gelmeye başladı. Bir gün benden yayınları dağıtmamı istedi. Ben de hem işte çalışıyor, hem de yayınları dağıtıyordum. Tabi eylemler, yürüyüşler oluyordu. Bizim bölgemizde çok az insan vardı. Lion’a gidip geliyorduk o nedenle. Kendimi Fransa’da tanıdım diyebilirim.

İstanbul’da ERNK çalışmaları

Ben Fransa’ya geldikten bir süre sonra bir kızımız olmuştu. Buradaki yaşantıyı da hiçbir zaman sevmedim. Eşim ve çocuk da oradaydı. En iyisi dönmek dedim. Eşime, “Burası bize göre değil” dedim ve İstanbul’a döndüm. Orada bir ev tuttum. Eşimi köyden İstanbul’a getirttim. O arada abimle birlikte bir fabrika kurduk. O dönem ben Türkiye cezaevlerinde kalan arkadaşlarla ilişki kurdum. O zamanlar Bayrampaşa cezaevinde 550 arkadaş vardı. Onlarla, Ümraniye cezaeviyle, Bursa cezaeviyle ilişki geliştirmiştim. O zaman İstanbul’da ERNK faaliyetleri vardı, ben de o çalışmalara katkı sunuyordum. Bizim fabrikanın üstünde bir yer vardı, bazen 10 arkadaş gelip kalıyordu, evim de öyle tabi. İzmir’e gitmiştim bir gün. İşçiler beni aradılar, fabrika kapalı diye. Abimi aradım, dedim niye kapalı fabrika diye, sordum, “Bir müddet kapatmamız gerekiyor. Dön acil gel, beni çok zor duruma düşürdün. Defalarca korudum seni. Fabrikayı açsaydık bugün yakacaklardı. Bütün ilişkilerini öğrenmişler” dedi. Tabi dönmeden arkadaşların yanına uğradım. Böyle bir şey varsa, çocuklarını al, git dediler.

Türkiye’de kalmam artık sıkıntılı idi. Ya aktif mücadeleye katılmam gerekiyordu ya da çıkmam gerekiyordu. Bu arada bir çocuğum daha oldu. Arkadaşlar çıkabiliyorsan Avrupa’ya çık dediler. Ben de bir bağlantı bulup, 2000’de tekrar Fransa’ya geldim. Yine inşaat işiyle uğraşmaya başladım. Siyasi faaliyetlerimi hiç aksatmadan yaptım. Burada da bir oğlum oldu. Ben babam gibi yapmadım, hepsini okuttum, okutuyorum. Düşünün Fransa’da 3000 Ermeni var. Parlamentoya gidin, hastahaneye gidin, adliyeye gidin, mutlaka bir Ermeni vardır. Ama biz 700 bin Kürdüz burada, bölgemizde bir tane avukat bulamıyoruz, bir tane doktor göremiyoruz. Ne yapmışız çocuklarımızı 16 yaşına gelmiş, evlendirmişiz. Bu olmasın diye okuttum hepsini.

Avrupa’daki eylemlerin hemen hemen yüzde 80’ine katılmışımdır. Ama tatmin olamıyorum. Süreç öyle kötü bir süreç ki. Bazen gece gündüz düşünüyorum, ne yapabilirim diye. Kendimi feda etsem bir ışık olur mu, bu karanlık dağılır mı diye. Leyla arkadaşın başlattığı açlık grevi eylemiyle dayanışmak amacıyla 3 günlük destek grevi bizim bölgede yapıldı, ben de girdim. Burada süresiz-dönüşümsüz açlık grevinin başlayacağını duydum. Katılmaya karar verdim ve eşimle de paylaştım. O da bu kararımı saygıyla karşıladı. Şimdi burada tecriti kırana kadar açlık grevinde olmaya kararlıyız. Bijî Kurdistan!

Yazarın diğer yazıları

    None Found