Bütün çağlarin vebası: SAVAŞLAR

Bireyin savaş yeteneğini soyluluğunun özellikleri arasında sayan Homeros Destanları, sanki korku filmlerinin “Zombi” yaratıkları gibi kanla beslenen milliyetçi ideolojilerin en ilkel modeli olan Türk milliyetçiliğinin öyküsüdür.  İhanetin, hilenin, zulmün ve zalimlerin yaşadığı dayanılmaz korku krizlerinin kaynağı olan o zehrin öyküsüdür tarih ve tarih anlatımı.

Metin AYÇİÇEK

Sınıfsız toplumlarda korunmaya yönelik savunma savaşları, sınıflarla birlikte insanın insanı köleleştirmek için kullandığı bir araçtır artık. “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserinde Engels şu tanımlamayı yapar: “Birinci büyük toplumsal iş bölümü ile köleler ve köle sahipleri (yönetenler ve yönetilenler) olarak iki temel sınıfa ayrılan yeni toplumsal biçimlenme, kadının köleleştirilmesi ve erkek egemenliğinin zaferini de yarattı. Avcı erkek, üretimden elde ettiği silah kullanım yeteneğini savaşta uygulayacak ve yeni ekonomik sektörün sahibi olacaktır. Küçük zanaatları tarımdan ayıran ikinci büyük toplumsal iş bölümü sonrasında, değişim yöntemlerinin gelişmesi ve ticaretin önemli bir ekonomik sektör olarak ortaya çıkması ile (Barbarlık Çağı’nın orta ve yukarı aşaması), toplumda özgür yurttaş-köle ayrımının yanı sıra zengin-yoksul ayırımı da ortaya çıkar. Bu ekonomik değişime uygun olarak toplumun gens (aşiret) yapılanması değişime uğramak zorundadır. “Halkın askeri şefi –rex, bazileus, thiudans- vazgeçilmez, sürekli bir görevli durumunu kazanır. Askeri şef, konsey, halk meclisi; işte gentlice örgütlenmenin, bir askeri demokrasi olmak için dönüşmüş bulunan organları bunlardır. Askerî –çünkü savaş ve savaş için örgütlenme, şimdi halk yaşamının düzenli görevleri haline gelmiştir. Servet sahibi olmayı, yaşamın başlıca ereklerinden biri gibi gören halklarda, komşuların serveti tamah uyandırır. Bunlar barbar halklardır; yağma etmek, onlara, çalışarak kazanmaktan daha kolay, hatta daha onurlu görünür. Eskiden yalnızca bir zorbalığın öcünü almak ya da daralan bir toprağı genişletmek için yapılan savaş, şimdi yalnızca yağma için yapılır ve sürekli bir sanayi kolu durumuna gelir. Yeni müstahkem kentlerin çevresinde korkutucu surların dikilmesi nedensiz değildir; bu surların hendeklerinde, gentlice örgütlenmenin kuyu gibi mezarı açılırken, kuleleri uygarlık içinde yükselir.”

İlk sınıflı toplumlarda sistemin gereği sadece özgür yurttaşlar asker olabilirdi. Çünkü savaşlar ekonomik üretimde en büyük yere sahip olan köle emeğinin asli kaynağıydı. Yani ancak savaşan birey köle sahibi olabilirdi. Savaş, toplumun ekonomik zenginliğinin üretiminde en önemli araçlardan biridir artık.

***

Bireyin savaş yeteneğini soyluluğunun özellikleri arasında sayan Homeros Destanları, sanki korku filmlerinin “Zombi” yaratıkları gibi kanla beslenen milliyetçi ideolojilerin en ilkel modeli olan Türk Milliyetçiliği’nin de öyküsüdür. İhanetin, hilenin, zulmün ve zalimlerin yaşadığı dayanılmaz korku krizlerinin kaynağı olan o zehrin öyküsüdür tarih ve tarih anlatımı. Savaş teorisyeni olarak tanımlanan Prusyalı General Clausewitz, savaşı, bu gerçekliği temel alarak tanımlar: “Savaş, insan ilişkilerinin bir biçimidir… Savaş, siyasal, ekonomik, tarihsel bir olgudur… Savaş, kendisini doğuran siyasal sistemden ayrılamaz… Savaş, politikanın bir aracıdır.”

Elbette geçmişte olduğundan daha farklı olarak günümüzde yoksul halkların “ölümden ya da sakat kalmaktan başka bir umut sunmayan” savaşa ikna edilebilmeleri çok da kolay olmamaktadır. Bu nedenle sonucu ne olursa olsun savaştan yaşamlarının daha da kötüleşmesinden başka bir “kârları” olmayan yoksul halkların savaşa ikna edilebilmeleri, onların savaşın kutsallığına inandırılmalarıyla mümkün olabilir. Kapitalizm, savaşların çıkar gerçeğinin bir yansıması olduğunu açık ifade etmekten çekinmez. Rahip Malthus savaşların yararını öve öve bitiremez. “Salgın hastalıklar ve savaşlar, çoğalan nüfusun azalması için çok önemli iki araçtır” diyerek, dualarında tanrıdan salgın hastalık, yöneticiden savaş ister.

Machiavelli, hükümdarın görevlerini tanımladığı ünlü eserinde, “bir hükümdarın, üzerine çalışması gereken tek konu savaştır; onun için barış, yalnızca bir soluk alma dönemi olmalıdır” derken, kapitalist devlet iktidarlarının önüne neredeyse biricik görev olarak getirmekteydi savaşı. Demek ki, eski Yunan filozoflarından Cicero’nun “barışların en haksızını, savaşların en haklısına yeğlerim” demesi de gelecek kuşak düşünürlerin düşünmesine yetmemişti.”

Bilimci Darwin, doğada savaşın esas olduğunu öne sürer. Darwin’den aldığı materyali kullanan Sosyal Darwinizm ise Nazizm’in felsefi temellerini oluşturur. Pangermenizmin askeri kuramcısı General Friedrich von Bernhardi “Savaş biyolojik bir gereksinmedir, doğadaki unsurların çatışması kadar gereklidir; biyolojik yönden de yerinde sonuçlar verir. Çünkü bu sonuçlar, varlıklarının temel özellikleriyle ilgilidir” diyerek savaşın kaçınılmazlığına, neredeyse bir kader olduğuna bizleri inandırmak ister.

Ve, “Türkiye’de doğmuş ve parlamakta olan yıldız bize izleyeceğimiz yolu gösteriyor. Atatürk öyle büyük bir karakter ki daima çağımızın en büyük adamından daha ileri olacaktır” diyerek Mustafa Kemal’e övgüler dizen faşist Hitler’i tarih yanıltmaz. (S. Vyryonis, Jr. Aktaran. Yörük, Zafer. Türk Kimliği. Sosyalizmin Sorunları Kitap Dizisi II. Irkçılık ve Milliyetçilik. 1995. s. 61.) “Irkçılık, ırkların eşitliğine asla inanmaz. Irkçılık, dünyayı yöneten kutsal iradeye uyarak, en iyinin ve en kudretlinin zaferini kolaylaştırmak, kötü ve zayıf olanların boyun eğmesini sağlamak görevi ile yükümlüdür” diyerek ırkçı düşüncelerini savaşla bütünleştiren Hitler gibi, 1932 yılı Ekim ayında Mustafa Kemal başkanlığında gerçekleştirilen Birinci Türk Tarih Kongresi’nde “ari ırkın sadece Türk ırkı olduğu” iddiasıyla yola çıkan Türk ırkçılığı, Anadolu-Mezopotamya topraklarında Osmanlı’nın egemenliğini tesis etmek amacıyla başlattığı halk katliamları ve soykırımlar geleneğini Cumhuriyet Türkiyesi adıyla sürdürmeye devam etti.

Osmanlı Devleti’nin, yaşamının son dört yüzyılında toplam 232 yıl savaşmış olduğunu hatırlamak, günümüzü anlayabilmek için yeterlidir. (XVI. yy 80.5 yıl; XVII. yy 89 yıl;  XVIII. yy 23 yıl; XIX. yy 39.5 yıl.)

***

Hitler ile çağdaş olan Kemalizmin müritlerinden Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 1930 yılında, üniversitelerde ders olarak okuttuğu Türk İnkılâbı Tarihi’nde, “Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir” demekteydi. Ve devam ederek; “Sadece Türk milletinin bu memlekette milli haklar isteğinde bulunma hakkı vardır. Diğer unsurların böyle bir hak talebinde bulunmalarına imkân tanınmaz… Gerçekleri saklamanın gereği yoktur. Türkler bu memleketin yegâne efendileridir. Türk orijininden gelmeyenlerin bu memlekette sadece bir hakları vardır: Asil Türk milletine kusursuz olarak hizmetkârlık ve kölelik etmek!”

Ve dönemin ırkçı-Turancı düşüncelerin üreticisi ve savunucusu olan Ziya Gökalp, Türk Gücü Cemiyeti için “Yeni Attila” marşını yazarak cemiyet üyesi gençliğin fetih duygularını diriltmeye çalışmıştır.

Atatürk’ün başbakanı Şükrü Saraçoğlu ise 1930’da Türk politikasının ve “Türk” kavramının içeriğini Meclis kürsüsünden şöyle tanımlıyordu: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir!” Başbakan’ın bu konuşması mecliste ayakta alkışlanmıştır. Irkçı-faşistlerden Türkeş, 1942’de ırkçılıkla yargılandığı bir davada Saraçoğlu ve dönemin iktidarı için şunları söyler: “İktidardaki başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun milliyet anlayışındaki ırkçılık dozuna ancak Hitler’in nasyonalizmindeki Cermen ırkçılığı dozu denk gelebilirdi. Saraçoğlu’nun bu demecinin dışında o günün devleti her alanda ırkçı bir tutum içindeydi.” Aynı Türkeş, 1980 sonrası kendisini yargılayan askeri mahkemede de, “benim düşüncelerim iktidarda, oysa ben tutukluyum, ne tezat” demiştir.

Savaş hayranlığı bütün faşist ideolojilerin temelini oluşturur. Türkeş’in önderi faşist ideolog Nihal Atsız, savaşların Türk “milleti” için ifade ettiği anlamı şöyle dile getiriyor.

Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır

Hız verecek biricik şey ona, savaştır

Savaş… Bunun tadını ey Türk sen bulamazsın

Ne sevgili yanında, ne baba ocağında.

“Türk ırkçılığının Alman ırkçılığından çok eski olduğu belgelerle meydandadır” diyen Alparslan Türkeş’in hocası Nihal Atsız, yapıtlarında, başkalarını egemenlik altına almak için gerçekleştirilecek savaşın bir insan için nasıl büyük bir şeref olduğunu her yazısında uzun uzun anlatır.

Ve bu gelenek yeni kuşak faşistleri tarafından da sürdürülerek genç kuşaklara ulaştırılır. Ülkücü faşist cinayet örgütünün liderlerinden olan Necdet Sevinç, bu geleneği şöyle yineler: “Savaş, yaşamanın ve milli hayatı idame ettirmenin tek şartıdır. Barış anlaşmaları ise yorgun savaşçıların dinlenmesi amacıyla imzalanan vakit kazanma sözleşmeleridir. Bir Türk milliyetçisi, barışı yeni savaşların aracı olduğu için sevebilir, aksi halde asla…

“Dünyanın neresinde bir Türk varsa bizim tabii hudutlarımız oradan başlar!

“Biz Türksüz bir dünyanın mevcudiyetini düşünmektense, o dünyanın bizim yüzümüzden infilâk etmesini daha uygun buluyor ve böyle bir düşünceye sahip olmakla da gurur duyuyoruz… Yeryüzünde tek devlet olmak Türk genci için ülkülerin en soylusudur… Millî devlet fetih ruhunun millî benliğe yeniden hâkim olmasını muhakkak gerçekleştirecektir.” (Necdet Sevinç. Ülkücüye Notlar.)

***

Elbette her savaşı haksız olarak tanımlamak mümkün değildir. Özgürlükleri gasp edilmiş, sömürgeleştirilmiş, işgal edilmiş bağımlı yarı-bağımlı ülkelerde halkların özgürlük için verdikleri her mücadele elbette bir öz savunma, var olma, inkâr ve imhaya karşı her türden mücadele yöntemleriyle direniş hareketleri biçim olarak “savaş” olarak tanımlansa da özü itibarıyla temel insan haklarından biridir ve elbette meşrudur. Bu türden öz savunma hareketlerinin “terör” olarak tanımlanması ise egemen sınıfların çok kullandıkları bildik bir karalama çabasından başka bir şey değildir. Anadolu-Mezopotamya topraklarında inkâr ve imhanın hedefi olmuş halkların sesi olarak ortaya çıkmış olan Kürdistan Özgürlük Hareketi de bu değerlendirme kapsamı içerisindedir ve elbette meşru bir öz savunma hareketidir. “Kürdistan Özgürlük Hareketi, savaşı, barışçıl ve demokratik bütün yolları kapatılmış olan bir ortamda, barışı sağlayabilmenin zorunlu yolu olduğu için, istemeyerek de olsa başvurduğu bir araç olarak tanımlıyor; savaşı lânetliyor, ebedi bir barışın yaratılabilmesi için de olsa kan döküldüğü için rahatsızlık duyuyor; diğer yolları kapatıldığı için ‘barış için savaşmak’ zorunda olduğunu vurguluyordu… Savaşı, ulus olarak yaşamanın vazgeçilmez besini olarak benimsemek yerine, halkların özgürleştirilmesi uğruna geçici olarak başvurulan, ve tarih sahnesinden silinmesi zorunlu olan bir kötülük olarak tanımlıyordu.”

***

Savaş, zıt çıkarlara sahip sınıflar/uluslararası politikanın araçlarından birisi olduğuna ve uzlaşmaz (antagonist) çıkar çatışmalarının sonucu olarak ortaya çıktığına göre, bu tür bölünmüşlüğü yaşayan bir toplumda (ya da dünyada) savaşların kaçınılmaz olduğundan söz ederek, önemli bir şey söylemiş olmayız. Ama böylesi bir analizin önemi, üretilecek barış politikalarının kurgulanmasında belirgin olarak ortaya çıkacaktır.

“İnsanlık, sonuç olarak, kısaca iki tür ‘barış’ tanır, bilir, yaşar, kabul eder olagelmiştir: Birincisi, güçlünün, gücü yoluyla, savaş ve şiddete dayanarak dayattığı barış, yani galibin diktat’ı olmuştu hep. İkincisiyse, güçlerin, şiddet kullanma irade ve yetilerinin dengelenmesi yoluyla kurulan, yani yine güce ve şiddete, sinmeye, sindirmeye, misilleme tehdidine dayanan denge biçiminde ortaya çıkmıştır… Burada sadece ‘şiddetin olmadığı ortam’dır barış, ‘savaşın yokluğu’dur, sadece düzen ve istikrardır, sadece kanun ve nizam hâkimiyetidir.” (Gerger, Haluk. Barış Üstüne Hapishane Notları. Cogito Üç Aylık Düşünce Dergisi. ‘Barış ve Savaş’ özel sayısı. Sayı 3. 1995. s. 60.)

O halde sınıflı toplumlar çağında ne sınıf savaşlarının (iç savaş) ne de devletler arası savaşların bütünüyle ortadan kalkabileceğini düşünmek, ancak güzel bir düş olarak değerlendirilebilir. Buradan, hiç olmazsa teorik düzlemde, bugünden geleceğe yönelik yapılabilecek bu saptamayı Engels’ten şöyle alabiliriz: “Eğer uluslararası barış sağlanacaksa, önce kaçınılması mümkün olan bütün ulusal sürtüşmeler giderilmeli, her halk bağımsız ve kendi evinin efendisi olmalıdır.” (Engels. Tarihte Zorun Rolü).

***

Açıktır ki, Birinci ve İkinci Emperyalistler Arası Paylaşım Savaşları’nda olduğu gibi uluslararası çatışmalar bütünüyle egemen sınıflar arası çatışmalardır. Üzerine vurgu yaparak bir kez daha söylemek gerekir: Ülkeler arasında ulusal sürtüşmelerden kaynaklı savaşların altında da elbette sadece aynı neden yatmaktadır. Ve elbette, sosyalistler, egemen sınıfların kendi aralarında giriştikleri çıkar çatışmalarının ifadesi olan ülkeler arası savaşlarda, “ana yurdun savunması” gerekçesiyle, şu ya da bu egemen sınıfın (ve devletinin) yanında yer almazlar. Tersine, böylesi savaş ortamlarında, “ana yurdun savunması” adına kendi devleti yanında savaşmak yerine, savaşı bir iç savaşa dönüştürerek, kendi egemenlerinin iktidarına karşı yönlendirmeleri gerekir. “Gerici bir savaşta, devrimci bir sınıf, hükümetinin yenilmesini istemekten başka bir şey yapamayacağı gibi hükümetinin askeri başarısızlıkları ile onu devirme imkanlarının arttığını görmemezlik de edemez.” (Lenin.)

Yazarın diğer yazıları

    None Found