Bütün darbelerin baş hedefi Kürtlerdir

Bir mafya kasırgası yaşanıyordu. 30 yaşında bile olmayan İranlı Reza Zarrab‘dan yaratılan mafya babası, iktidarın muktedir doruklarına dolar yağdırmıştı. Bazı bakanlar ve mahdumlarının yanı sıra Bilal de alicenap mafyanın “mazhariyeti“ne erişmekten sanıktı.

Bakanlar değil ama, çocukları ile dolara boğan Reza ve Reza‘nın bankacısı mahpustu. Bilal ise firardaydı. Savcıların komutasındaki bir polis ordusu da, onu yakalamak için, peşinde iz sürüyordu.

Onun için ortalığın havası, ağır bir heyecan ve merak yüklüydü. Bu kaçış ve kavalamaca, acaba nerede ve nasıl sonuçlamcaktı? Medya “Bilal, babasının villasında çembere alındı“ başlıklarıyla, ortalığa daha çok heyecan şırınga ediyordu.

Bilal, yakalandığını anladığı an Mafya filmlerindeki gibi silahına davranacak mıydı? Yoksa babası, kanlı sahnelere dayanaksızlığı nedeniyle, elinden tutup polis amcalarına mı teslim edecekti?

Bu merak ve meraktan doğan heyecan yayıla dursun, bir sabah şaşırtıcı bir şey oldu. Bilal, boğazı tepeden gören Tarabya sırtlarında, özel çağrılı kameramanlara gülümsüyordu. Ülkenin Başbakanı babacığı da yanında duruyordu.

Bilal’in gülüşündeki “malı aldım ve köşeyi döndüm“ sırıtışa karşılık, babacığının gülüşünde, “gücüne güvenen gelsin, Bilal’i mi yakalasın“ diyen bir ifade okunuyordu.

Bu gülüş aslında, başarıya ulaşmış bir sivil darbenin, sessiz zafer narasını andırıyordu. O hamleye, mafya zorbalığının hamlesiyle karşılık vermiş ve kazanmıştı.

Kendisi artık ülkenin tek muktediri idi. Sözünün üstüne söz söyleyeni yoktu. Eriştiği güçle savcıları savurup görevden uzaklaştırmış, yeni savcılar da, hırsız diye tutuklananları serbest bırakıp, onlardan yakalayabildiklerini kodese tıkmışlardı.

Aynen böyle. Recep diktatördü, artık. Hemen ardından, durumunun muhkemleştirmek için, darbeci diye hapse doldurdulu Ergenekoncu (Avrasyacı) generalleri, gün ışığına salmış, yanlışlık oldu diye sırtlarını da sıvazlamış, onları rejimine akıldane ve muhafız yapmıştı.

Güç ondaydı, artık. Hukuk devletini, bırakın hukuk kavramına da gerek yoktu.

Ve şimdi Ergenekoncu danışmanların rehberliğinde, Kürtlerin üstüne sefer zamanıydı. Önce Kürt düşmanlığı tohumları ekilip büyütüldü. Türk halkı, alkışlamaya hazırlandı. Ardından sefere çıkıldı. KCK baskınlarını, 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında, Hitler rejiminin “Kristal Gece“sini andıran katliam ve talanlar takip etti…

Bu, Türk darbelerinin kanlı bir geleneğiydi. Recep, bu geleneği sürdürüyordu. Doğan Özgüden’in son yazısında vurguladığı gibi, bütün darbelerin ilk faaliyet ve hedefi Kürtlerdi. Kürtleri yok etmek, bitirmek mümkün değilse eğer, bastırıp susturmak.

Ancak, yeri gelmişken, bu gelenek 1960 darbesiyle değil, Sultanlığı hedef alan 19 Mayıs 1919 hareketiyle başlıyordu. Kemal’in kendisiyle, yani. 1919 hareketi, daha başarıya ulaşmadan bir sene önce (1920), yaşanan Koçgiri kırımı bunun kanıtıdır. Tapuyu aldıktan hemen sonra da kesintisiz 13 yıl sürecek, Kürt soykırımına başlıyordu, Mustafa Kemal…

Sonra gelenler, bu yolda yürümeye devam etmişlerdi. Baba Recep de, başlatılanı yaşatıyordu. Ancak, en şiddetli Kürt kanlısı olmak için, daha yetkiye ihtiyacı vardı. Güç elinde ve ortalık uygun iken tüm yetkileri istiyordu.

Amacı için hamle yaptı:

“Bu anayasa ve yasalar, bana uymuyor. Anayasa, benimle uyumlu hale getirilmedi…“

Ama uyum, uydurmalar sürecini beklemeden bildiğini yapmaya, yürürlükte olan anayasayı yok sayarak, diktatörlüğün hükmünü sürmeye başladı. Kararları, artık Anayasa idi.

Yeni Anayasa, arkadan geldiğinde, Kürdistan enkazdı.

Kürt gençlerinin, barikatlar kurup savunmaya geçmelerini bahane edip şehirleri bomba ve füzelerle yıktı. Bir milyon insan, kendi ülkesinde mülteci oldu. Tüyler ürpertici katliamlar yaşandı.

Kürt lider kadrolarını ve seçilmişleri tutukladılar. Belediyelere el koydular. Atanan kayyumlar, sömürge yönetimi gibi talana giriştiler. Çaldıklarını belgeleme adına, bir günde, bir sürü sığırı doyuracak kadar yemiş yediklerini gösteren evraklar düzenlediler. Ziyafetlere milyonlar harcamış gibi gösterdiler. Borçsuz aldıkları belediyeleri, altından kalkılması zor borç yükü ile geride bıraktılar.

Bütün bunlar, terör devletinin gemi, azı dişlerin ardına alması idi. Ama bitmedi. Geçtiğimiz hafta sonu, Halfeti’ye bağlı Dergili köyünde, bir eve düzenlenen baskında çıkan çatışmada bir polis şefi ölüyor, iki polis de yaralanıyordu. Bunun üzerine, çatışmanın yaşandığı ev ateşe veriliyor ve Bozova köylerine de sıçrayan tutuklamalar başlıyordu.

Tutuklulara reva görülen muamele, Hitler rejiminin Yahudilere yaptıklarını aratmıyordu. Oruçlu aç ve sussuz insanlar, Bozova polis merkezinin bahçesinde, elleri arkadan kelepçeli yan yana yere yatırılmışlardı. İşkenceden yüzleri, kan içindeydi, onların. Halfeti’de tutulanların kimisi başından yaralı, kiminin kolu, kimilerinin de bacağı kırıktı.

Ama hiç biri, çatışmayla ilgili, ilintili değildi. Daha çoğu Dergili köyünden de değildi. Ama, işkence görmeleri için, Kürt olmaları yeterliydi. Türk medyası ise kördü, sağır ve dilsiz…

Bilal’in babası, Kürtlerin tepesinde, darbelerin son hükümdarı. Ama 23 Haziran’da seçim var. Kürtler Halfeti ve Bozova barbarlıklarını da not ettiler belleklerine…

Yazarın diğer yazıları