Cehennem, ikiyüzlülük ve çirkinlik

Türkan Elçi yazmıştı Diken’de, Hallac-ı Mansur ile Tahir Elçi arasında kurduğu söz köprüsünde: 

"Mansur her ne kadar ‘En-el Hakk’ sözüyle günümüze kadar gelebilmişse de onu asıl, "Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir" sözüyle hatırlamak gerekir. Tahir Elçi de içinde bulunduğumuz cehennem acısını vicdan sahibi insanlara duyurmak istemiştir. Asıl susturulmak istenen bu çığlıktır."

Cehennem acı çektiğimiz yer değil evet, ne çektiğimizi kimsenin görmediği, bilmediği yer. Cizre’de bodrumlarda çepeçevre sarılmış insanların ölüm yaklaşırken yaşadıklarını hangimiz nereden bileceğiz ki? Oranın bir cehennemi andırdığını varsayıyoruz ama tam olarak nasıl olduğunu biliyor muyuz? 5 katlı bir binanın bodrumundasınız ve düşman üzerinizdeki tüm katları yıka yıka size doğru geliyor. Yakalamak, sorgulamak değil dert, ölümlerden ölüm beğendirmeye çalışıyor. Biz dışarıda kalanlar onların seslerini duymayınca hiç ses çıkarmadıklarını varsayıyoruz. Hiç mi çıkmadı sesleri? Dışarıdaki sessizliğimizi en iyi onlar duydu ve gördü oysa. O sessizliğin onları öldüreceğini de biliyorlardı ve yakılıp, kavruldular bu dertten. Güveniyorlardı oysa bize, inanıyorlardı. Başaracağımızı, onların direnişini taçlandıracağımızı sanıyorlardı. Ne yanılgı… 

Faysal Sarıyıldız anlatıyor işte:

"Cizre’de molozları Dicle nehrine döküyorlar ve insan uzuvları çıkıyor ortaya."

Kürtlerin 21. yüzyılda yaşadığı bu trajediden geneli memnun edecek korku unsurları eksik gibi. Hiç ilgi göstermiyorlar. İlgisiz ve sessiz kaldıkları yetmezmiş gibi "sosyal medya"- internet üzerinden çığlık atıyorlar! İmza kampanyası, bildiri, bildirge, toplu halde çekilmiş bir fotoğraf, uçak ya da otobüs biletinden daha ucuz geliyor onlara. Bir gün sorulacak çünkü, tüm bunlar yaşanır ve yaşatılırken neredeydiniz, diye?

Sordu biri. Bir yönetmen, Bülent Gündüz. Londra Uluslararası Dünya Sinemacıları Flm Festivali’nde "En iyi yabancı film" dalında birinci oldu Gündüz, filmin adı da "Kurdistan Kurdistan" idi. Kendisine verilen ödülü reddetti. Avrupa’nın Kürtler konusunda izlediği politikanın samimiyetsiz olduğuna vurgu yaptı ve kibarlığı bir tarafa bırakıp, "ikiyüzlüsünüz" dedi. 

Sinema sorgulamayı sever, kurgulamayı sevdiği kadar. Ama bazı meseleler kurgu ötesi, sahicidir. Can yakar.

Sayfanın hakkını verelim. Tüm bu sürreal görüntüleri, geçen haftadan devamla "çirkinlik ve güzellik" üzerinden noktalayalım:

Çirkinlik uzun zamandır rağbet görüyor. Güzellik de öyle. Ama niyeyse güzelliğe alışan bir yanı var insanın. Sonra onu çirkinleştirmek için olağanüstü çabası… Güzel olanı tüketme arayışı… Korku filmleri yönetmeni George Romero’nun korku unsuruna duyulan ilgiyi "korku filmleri her dönem satışları fırlatmıştır" tespiti ile açıklar. (‘Suruç’ta patlayan bomba AKP’nin oylarını artırmıştı’ ile kardeş cümle) 

Bizim güzelliğin içinde yaşamaya, çirkinliği ise sonuna dek anımsamaya ayarlı kodlarımız var. Çünkü dehşet, çirkinlik bize çok yakındır. Göğüsleri kesik çıplak bir kadın, parçalanmış bedenler, araçlara bağlanıp lime lime oluncaya dek sürüklenen cesetler…

Umberto Eco çirkinliğin tarihini anlattığı kitabında, insanın çirkinleşmeye dönük yüzünün güçlülüğünden, çirkinleşmeye duyduğu ihtiyaçtan da söz eder:

"Estetik değerlerin göreceliğiyle ilgili hiçbir bilgi, çirkinliği hiç tereddüt etmeden fark ettiğimiz gerçeğini değiştirmez; biz de bunu bir keyif objesine dönüştüremeyiz. Bu yüzden çeşitli yüzyıllarda sanatın niçin ısrarlı bir şekilde çirkinliği resmettiğini anlayabiliriz. Sanatın sesi ne kadar aykırı olursa olsun, bizlere bu dünyada amansız ve kötü şeylerin olduğunu sık sık hatırlatmaya çalışmıştır."

Yazarın diğer yazıları