Çekemezlik üzerine

“Çekemezlik,” der Bertrand Russel, “demokrasinin temelidir.” Örneğini de Antik Yunan’dan verir: “Heraklit, Efes halkı, ‘aramızda hiç kimse birinci olmayacak’ dediği için hepsinin asılması gerektiğini ileri sürmüştür.”

Bu cümleyi şimdiye taşıdığımızda “seni başkan yaptırmayacağız” diyen bir politikacıyı ve o politikacının partisini seçen halkı ölümle cezalandırmış bir çekemezlik çıkıyor karşımıza, demokrasinin temelinde sere serpe uzanmış. Aynı çekemezliği eril tahakküm sahasında da görüyoruz: Kadını mallaştıran, aşağılayan ve kendine uyacak forma zorlayan anlayış da mevcut iktidarın “demokrasi”si içinde yer alıyor. Yoksa 25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü’nde sokağa çıkan kadınlara, tahakkümü uygulamakla yükümlü kolluk kuvvetleri neden saldırsındı? İtaat etmezsen itaat ettirirler, deniyordu yüksek perdeden.

Çekemezlik tüm ilişkilenişlerin derdi. Kadının kadına, erkeğin erkeğe, çalışanın müdüre, müdürün çalışanına mütemadiyen uyguladığı bir ilkel form. Çocuklukta başlayan bir hastalık. Ebeveynlerin çocuklar arasında ayrımcılığa neden olacak sevme şekli, ilerleyen yaşlarda yeniden çıkar çocukların karşısına: Bir çocukluk hastalığı, eksikliği olarak geçiştirilen şey kişiliğin temel yapı taşıdır artık. Sürekli kusurlu olduğunu düşünen kişi, tüm enerjisini başkasının kusurlarını bulmaya aktarır, yoruldukça agresifleşir, agresifleştikçe çekemezlik duygu olmaktan çıkıp, meslek haline dönüşür.

Bertrand Russel’ın üzerine yazdığı “çekemezlik” mutsuzluğun da temelidir. Bu denli köklü mutsuzluğun yarattığı demokrasinin ne menem bir şey olduğunu uzunca bir zamandır cümle içinde kullanıyoruz zaten, anlamışsınızdır. Başkalarının elindekilerden, sahip olduklarından ötürü acı çeken insanın, acısını iç odalarına akıtacağına dışarı akıtmasının cefasını çekiyoruz. On binlerce insanın ısrarla köleleştirilmek istenmesi, saygın mesleklerin cehalet tavasında eritilmesi, edinilmiş, kazanılmış unvanların geceyarısı kararnamesi ile önce sıradanlaştırılması, ardından yok edilmesi; mahallenin arka sokaklarından, derme çatma bir evin akan çatısı, kokan duvarları yüzündendir. Orada doğmasaydı, babası tarafından çok sevilseydi, bir topluma karşı örgütlü yürütülen kıskançlığı yaşamıyor, haliyle konuşmuyor olacaktık. Toplumu tüm kılcallarına ayırarak, nesne muamelesi yapan akıl, eril tahakkümün zorlayıcılığının da ötesinde bir işe soyunmuştur: Toplumu iptal etmek! İptal edip, kendi normlarına göre toplum yaratma, beğenmezse yeniden, yeniden… Kadınların direngenliği, çocukların aldırmazlığı, Kürtlerin inadı, itirazlardaki tutarlılık… Bunların hepsi gücü elinde tuttuğunu sanan anlayışın zayıf yanları, kendinde olmayanları. Onlarla nasıl baş edebileceğini bilmiyor, o nedenle sadece yok etmeyi deniyor.

Sosyal medyada da bir dolu örneği var: Mantıklı eleştiri getirilmeyen tüm düşüncelere pislik muamelesi yapılması, kişiliğe yönelen eleştiriler, belden aşağı sataşmalar… Tahakkümün oluşması ve taraftar toplaması için hiç de zor olmayan hareketler… Zaten herkesin birbirine dönük, eksiklikleri üzerinden kurduğu bir dili var, o dilin kamusal alanda görünür olmasında beis yok! Yine aynı kamusal alanda yarasını açıklıkla gösteren birinin başına da gelir bu durum. “Yaranı gösterme!” denmesi bundan. İlgisiz ve eksik insanların başkalarının yarasını kanatarak sağladığı mutluluğun süresi kısa. Yarası kanayan kişinin tedavisi de uzun, maalesef…

En tepeden kurgulanan haset dili, kaç baharda filizlendi ve yıllar sonra devasa dikenler olarak hayatımızın temelinde bitiverdi. Şimdi bu dil ve o dilin atası çekemezlik ağlarından kurtarabilmek için kendimizi, yeni bir dil kurgulamaya gerek yok! Bizde olanı çok severek, başkasında olanı takdir ederek ilk basamağı çıkabiliriz mesela…

Yazarın diğer yazıları