Cezaevi direnişinin mesajını doğru okumalıyız

Cihan EREN

Devrimci tutsaklar hissiyatı en güçlü insanlardır. Onlar saldırgan düzenin neler düşündüğünü ve ne yapmak istediğini ilk fark edenlerdir. Bu gerçeklikten ötürü cezaevlerinde iki aya yakındır süren açlık grevi direnişini herkesin ama öncelikle faşizmin varlıklarını doğrudan hedeflediği inanç guruplarının sahiplenmesi gerekir.

Kürdistan özgürlük mücadelesinin ve Türkiye sosyalist hareketinin mücadele tarihinde cezaevi direnişleri önemli bir yere sahiptir. Baskı ve zorba sistemin halklara dönük saldırılarının zirve yaptığı dönemlerde cezaevindeki devrimciler de her zaman direnişle karşılık vermiştir. Bunun için cezaevi direniş eylemlerinden alınması gereken ilk mesaj zorba faşist sistemin halkların demokratik kazanımlarına her türlü saldırı içinde olduğudur.

Kürdistan özgürlük mücadelesi tarihinde zindan direnişleri mücadelenin seyrini değiştirmiş, direniş tarihine altın harflerle yazılmıştır. En başta 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinin insanlık adına ne varsa suç saydığı koşullarda başlayan ve 14 Temmuz 1982 senesinde düşmana diz çöktüren ölüm orucu direnişini hatırlamak gerekir. 14 Temmuz öylesine anlamlı ve sonuç alıcı bir direniş çizgisinde gelişmiştir ki bu direniş devrimciler için ölçü, özgürlük mücadelesi için gelenek yaratmıştır. Bu direniş büyüklüğünün kaynağını, faşizmin insanlık düşmanlığında sınır tanımaz saldırganlığına verilmiş cevap olmasından alır. O günün lider devrimcileri Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek öncülüğünde onlarca PKK’li kadro direnişe geçmişti. Bu eylem, faşist TC’nin 12 Eylül darbesiyle Kürtler ve Türkiye’de sol demokratik değerler adına ne varsa tümünü adeta kökünden kazırcasına hedeflediğini, bu faşist ırkçı rejimde  bir gedik açılmazsa Anadolu ve Kürdistan topraklarında insanlık adına çok az şeyin kalacağı hissiyatının ve bilincinin eylemi olmuştur. Bu eylemin Kürtlerin başkentleri olarak gördükleri Amed şehrindeki Diyarbakır cezaevinde başlaması da ayrı bir anlam taşımaktadır. Madem düşman tüm planlarını kendi başkentinin karanlık odalarında yapıp bir halkın başkenti saydığı tutuk evinde uygulamaya koyuyor o zaman devrimcilerde uğruna mücadele verdikleri halkın başkentinde bu zorbalığa ve insanlık düşmanlarına burada cevap veren yenilmez bir duruş içine girmiştir.

14 Temmuz’a benzer bir ruh ile hatırlanması gereken bir diğer direnişse hiç kuşkusuz ki 9 Ekim 1998 yılında Kürdistan Halk Önderi Öcalan’a dönük ABD öncülüğünde başlatılan devletler arası komplonun başladığı gün, Maraş cezaevinde GÜNEŞİMİZİ KARARTAMAZSINIZ şiarıyla bedenini ateşe veren Halit Oral’ın öncülük ettiği direniş dalgasıdır. Tarz olarak Mazlum Doğan’ın 14 Temmuz eyleminden önce başlattığı direnişi anımsatan bu eylemde de çok büyük bir hissiyat ve öngörü olduğunu tarihin gidişatı ispatladı. Dolayısıyla Halit Oral’ın komplo ile yaşanan tehlikeler ortaya çıkmamışken Kürdistan Halk Önderi ve şahsında Kürt halkına dönük çok büyük bir imha saldırısının devreye konulduğunu haykırması, eyleme geçmesi ve herkesi eyleme davet etmesi, cezaevinde tutulan devrimci tutsakların yazının başında belirttiğimiz gelişmeleri çok derinden ve herkesten önce fark etmelerini bir kez daha göstermiştir.

Leyla Güven direnişinin 54. günündedir. Eli dört gün önce Kürdistan Halk Önderi Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle başlattığı eylemi belki birçoğumuz sayın Öcalan’ın İmralı tek kişilik cezaevinde tutulduğu 15 Şubat 1999’dan bu yana Kürtlerin ve duyarlı demokrat insanların talep ettiği zaman zaman baş gündemleri haline getirdiği talebin yeniden dillendirilmesi olarak anladı. Ancak bu 54 günlük süreç içinde yaşanan gelişmeler Leyla Güven’in “tecrit kaldırılmalıdır” talebinin sadece şimdiye kadar dillendirilen sayın Öcalan üzerindeki keyfi uygulamaların kaldırılması demek olmadığını, başta Kürtler olmak üzere bölgemizde demokrasinden yana herkesi hedefleyen çok ciddi bir soykırım tehlikesinin faşist Erdoğan ve adamlarınca devreye konulmakta olduğunu, ABD yönetiminin en azından bir kesiminin bu katliamlara yeşil ışık yaktığını ilk gören olduğunu göstermiştir.

Hatırlayalım. Leyla Güven eyleme başladığında ABD’nin Kürt Devrimci önderlerini doğrudan hedef yapan kararı henüz ortada yoktu. Erdoğan soykırımcılığına yol açma temelinde olma olasılığı yüksek olan Trump’ın ABD askerlerini Suriye’den çekme kararı henüz bilinmiyordu. Erdoğan’ın Rojava Kürtlerinin kazanımlarına düşmanlığı ve kuzey doğu Suriye halklarını hedef alan soykırım saldırı planı henüz açıktan dilendirilmiyordu. Kürt halkının tüm kazanımlarını hatta varlığını hedefleyen Türk devlet soykırım saldırılarının en üst noktada devreye konulması konsepti Rojava şahsında bu kadar aleni dillendirilmiyor pratik adımlar bağlamında da henüz tümüyle uygulamaya konulmamıştı. Demek ki Leyla Güven de tıpkı yukarıda belirttiğimiz devrimcilerin hissiyatını, öngörüsünü yaşamıştır. Demek ki Leyla Güven’inin çağrısı duruşu ve bu çağrıya katılan diğer devrimci tutsakların bize göstermek istedikleri tehlike sıradan bir tehlike değildir.

Bu eli dört günlük süreç içinde yaşanan gelişmelerin sadece Kürtleri değil Ortadoğu’daki herkesi ilgilendiren gelişmeler olduğu ortaya çıkmıştır. 12 Eylül askeri darbesi Ortadoğu’da din istismarcılığının, faşist diktatör rejimlerin can simidi olmuştu. O darbeyle Türkiye bölge gericiliğinin merkezi haline getirildi. 12 Eylül’ün çocukları, AKP adıyla devleti ele geçirmiş, Kürt, Türk, Arap ve Fars tüm halkları tehdit eder konuma gelmiştir. 1998 komplosunun özellikle Ortadoğulu halkları hedeflediği yeterince açığa çıkmıştır. Bugün cezaevinde süren direnişin karşısında durduğu Türk devlet faşizminin de emperyalizm adına bölge halklarının demokratik sistemine saldırma emri aldığı bilinmek durumundadır. Başta Aleviler olmak üzere tüm inanç gurupları, ahlaki değerlerle inanan Müslümanlar, Kürt Arap tüm halklar Kürt tutsakların açlık grevi direnişini doğru anlamak durumundadır. Kürt tutsaklar bu düzeyde bir direniş içine girmişse hepimiz için çok büyük bir tehlikenin devrede olduğu bilinmelidir. Bu direniş eylemine ses vermek, aynı safta yer almak, eylemcileri desteklemekten öte bir görevdir. Her kes kendi varlığı ve özgür demokratik geleceği için başlatılmış direnişe bir biçimde katılmak durumundadır. Erdoğan-Bahçeli faşizmi Kürtleri hedeflediğini söylese de tüm halkları ve inançları saldırısının hedefine koyduğu unutulmamalıdır.

Yazarın diğer yazıları