Cezaevi direnişleri ve sessizliğe ses olmak

Özgürlük irade kazandıran bir yüktür. Sisyphos miti tam da özgürlüğün bu doğasını gösteren canlı bir metafordur. Sisyphos tüm kâinata egemen olan tanrıların düzenine başkaldıran bir asidir. Mahkum edildiği ceza, biat etmediği egemenlerin gücünün büyüklüğüne uygun olmuştur. Tanrıların amacı; Sisyphos’un tanrısal otoriteye boyun eğmesini sağlamaktır. Cezası akla aykırı olacak kadar ağırdır. Sisyphos bu durumun farkındadır; sürüklediği kayanın tam tepeye varacakken gerisim geri yuvarlanacağını bilir. Ama cezayı kabullenmekle tanrıların isteğini reddeder. Böylece özgürlüğünü ilan ederken tanrıları sonsuza dek susturur. Ve tanrılardan daha güçlü bir duruş sergiler. İşte Türkiye cezaevlerinde hiçbir insani, vicdani, ahlaki ve hukuki değerle bağdaşmayan ağır insan hakkı ihlalleri pervasızca sürerken emsali görülmemiş direnişler geliştiren direnişçilerin bu metaforu her gün hatırlamamızı sağladığını söylemek zor değildir.

Tarihte cezaevi direnişleri, mücadelenin önemli oranda ulusal mücadeleye bükülmüş olduğu pratiklerde ve işgal altındaki ülkelerde önderlerin başvurmuş olduğu eylem biçimleri ve siyasal tutsakların iradi tavırları olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira iktidarla mücadele salt dışarıdan değil, sağır duvarların arkasından da sürdürülüyor. Bu nedenle, cezaevlerindeki direniş; “Bizi pişman ettiremezsiniz, inandığımız ideallere canımız pahasına bağlıyız” mesajıdır. Bu direnişler, pasif değil aktif eylemler olarak direnişçilerin siyasal tutumlarını ifade etmiştir. Cezaevleri tarihinde teorik ve pratik olarak direnişçilerin kanları, canları pahasına oluşan devrimci otorite, bu direnişlerle tesis edilmiş, tanınmıştır. Bu bağlamda Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi tüyler ürperten gerçekliği ile Türkiye yakın tarihinin kara lekelerinden biridir. 12 Eylül askeri cuntasının ardından işkence ve baskınının en katmerlisinin yaşandığı zulüm aygıtıdır. Akıl almaz işkence tezgahlarının kurulduğu yer, insanı dehşete düşüren işkence metotlarının uygulandığı cehennemdir orası. Her şeyin zıvanadan çıktığı Diyarbakır Cezaevi’nin kötü şöhreti, 20. yüzyılın belli başlı insanlık suçları listesinde yerini almasını da sağlamıştır.

Nihayetinde kendi yaşamlarımızdan iyi biliyoruz ki yaşadığımız ülke kandan ölüm ve zülüm çeşitlemelerine hiç yabancı değil. Bu ülkede boyun eğen, biat eden, insanlardan bir toplum idealize edilirken, hizaya gelmeyenler sorgusuz sualsiz cezaevlerinde terbiye edilmesi gereken nesneler olarak görülmüştür. Bunun için yakın geçmişe bakmak yeterlidir: 19 Aralık 2000’de, 20 cezaevinde birden vahşi bir gece operasyonu düzenlenerek onlarca insan katledilmişti. Operasyonu yapanlar bu katliama “Hayata Dönüş” adını vermişlerdi. Gazete ve TV kanalları da bu yalanı gerçek diye yansıtmışlardı. Buradaki nefret ürünü politik yalan dış düşmana karşı değil, bizzat devlet eliyle örgütlü bir şekilde kendi yurttaşlarına karşı yapılmıştı. 12 Eylül 2012′de Cezaevlerinde 68 günlük açlık grevini canlı yaşamıştık. O dönem cezaevlerinde başlatılan süresiz dönüşümsüz açlık grevine karşı hükümetin takındığı sessizlik, politik iktidarın temsilciğine soyunan çeşitli kesimlerin yaptığı çarpıtılmış yorumlar, ölüm sınırına gelmiş insan manzaraları hala akıllardadır.

Tüm zülüm uygulamalarına rağmen bugün herbir cezaevinde hala bitmek bilmeyen bir direniş sürüyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan dünyada belkide bir ilk olan İmralı sistemine ve derinleştirilmiş tecrite karşı direniyor. 31 Ocak’ta tutuklanan Hakların Demokratik Partisi Hakkari Milletvekili Leyla Güven süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladı ve direniyor. İki çocuğunu savaşta yitiren 80 yaşındaki Sisê Ana savaş olmasın dediği için korkunç şartlarda cezalandırılmasına rağmen direniyor. Hastalıklarının tedavisi cezaevinde mümkün olmayan yahut hastalığının son evresine gelmiş hastalar işkence koşullarında direniyor. Milyonlarca insanın siyasal iradesi olan siyasetçiler direniyor. Kadınlar direniyor. Çocuklar direniyor… Bu çerçevede AKP iktidarının bugün cezaevlerinden yükselen bu onurlu ve insanca yaşam çağrılarına karşı takındığı yılan soğukluğunun tekçi fikirlerden, kesinkes inanışlardan, politik yalanlardan ve mutlak doğruluk yanılsamalarından uzak olmadığını düşünüyorum. Görünen yalın gerçek şu ki; iktidar gücü AKP hükümeti; her yeni güne buyruklarına itaati geliştirerek başladığından kibirlice, her şeyi yıkabilecek, yapabilecek güçte kendini görmekte ve diktatörlüğünü güçlendirmekle meşgul olmaktadır. Arendt’in bahsettiği bütün insanların tek insan haline getirildiği mükemmel bir totaliter yönetimdir söz konusu olan.

Her halükarda bu zor dünyanın içinde özgür olmak, adil ve insanca yaşamak kolay değildir. Tam da bundan dolayıdır ki değerden yoksun insanlara boyun eğmek ile insan olmanın değerini korumak arasında seçim yapmak elimizdedir. Her aldıkları kararla dünyayı yakıcı bir adaletsizliğe teslim edenleri takip ederek dünyadaki adaletsizliğe adaletsizlik eklemek ile yeryüzüne adaletin tohumlarını ekmek arasında seçim yapmak elimizdedir. Unutulmamalıdır ki; İnsan ölümlerini engellemek, insani değerleri yüceltmek ve kanı durdurmak bu zeminde sessiz çoğunluğun sesini yükseltmesiyle mümkündür. Büyük felaketlerin trajedilerin önüne geçmek; vicdanlı ve ahlaklı olan, yüreğinde insanlığa, topluma karşı çıkarsız, hesapsız bir sevgi besleyen herkesin asli sorumluluğudur.

Yazarın diğer yazıları