CHP‘de kurt ulumaları…

Ahmet KAHRAMAN

Bugün, seçime girecek blok ya da siyasi partilerin, aday listelerini düzenleyip seçim kuruluna vermeleri için, tanınan yasal sürenin son günüydü.

O nedenle, bütün siyasi partilerin ana merkezleri, “ana-baba günü“ dedikleri cinsten uğultulu, görültülüydü. Hareketliydi. Hepsinde hava, şimşeklenip patlayacakmış gibi bir gergindi.

Koridorlarda öbekleşmeler. Salonlar ve odalarda ise isimlerin havada uçuştuğu bağırtılı tartışmalar…

He şeye rağmen, günün en huzurlu, yani sessiz, tepkisiz görünen siyasi parti, AKP genel merkeziydi. Çünkü, burada milletvekilliğini kaybedenlerin de, geride kazanacakları çok şey vardı. Polisin, parlamento girişinde selama durması elde gidebilir, ama buna karşılık, “saf dışı kalmış mağduru“ bekleyen, sayısız avanta vardı. İhaleler, kredi imkanları ve özelleştirme adıyla peşkeş çekilen tesis ile arazilerden faydalanma gibi.

Bütün bu kazanımlar, ancak ve ancak “reis ne eylerse doğru eyler“ yollu boynu bükük teslimiyetle mümkün. Mağdur olmuş, ama ona biatten kusur işlememiş, bağlı kalmış mağduriyetle…

Dolayısıyla, parlamenterliği kaybedeni, yeni kazanç kulvarları bekliyordu, AKP’de…

CHP’ye gelince: O muhalefette bir partiydi. Muhalefette kalmaya mahkum görünüyordu. Ama onun da doğrultu, rota yani yeniden istikamet tutturma sorunu vardı. Bu yol da, Baykal’a açılan kapıydı. Öteki deyimle, onun “ilke ve inkılaplarına bağlılık” temeli…

Bu kasırgaların estiği CHP genel merkezinde, olayların şiddetinden dört mevsim bir arada yaşanıyordu. Kimileri için işler yolunda, içerdeki hava da, bahar ılımanlığındaydı. Bunlar, amacına ulaşıp listede seçilecek sırada yer kaparak, geleceğine ilişkin umut atlarını sağlam kazığa bağlayanlardı. Bunların gözleri çipil çipil, yüzleri de güleçti.

Ama, hayatının kışını yaşayanlar da vardı. Koridorlar, bunlarla doluydu. Yaydıkları karamsar hava da, yangın sarmış, alevler içinde kalmış bomba deposunu andırıyordu. Patladı, patlayacak…

Yenilmişliğin kasvet ile kederini saçan sessiz bakışların ötesinde, öfkeli homurtular. Bir bilinmeyene sövülüyordu mırım mırım.

Küfredilen isim saklı, ama kelimelerin tınlama oku Genel Başkan Kemal Kılıçdaoğlu’na uzanıyordu. Eski deyimle, Kılıçdaroğlu’nun “tasfiri” (yüzü) çiziliyor, iki kaşı arasından aşağıya Türk sağcılığının ucu sarkıtılıyordu.

O portrede şu, bu değil, yandan çaklı Baykal sağcılığının profili beliriyordu. Yeri gelmişken söyleyelim. Baykal’ın sağcılık macerası yeni değil, eskiydi. 1970’lerde, Ecevit liderliğindeki CHP sosyal demokrat kimlikliydi. Ecevit, yeri geldiğinde, “bana sosyalist derseniz kıvanç duyarım” diyordu. Bu yüzden, MHP’nin ülkücü denilen milislerinin hedefiydi. TC sokakları da tümüyle kan içindeydi. Ama, o sırada Ecevit’in “veliahtı” olarak vurgu yapılan CHP Genel sekreter yardımcısı Baykal, el altında ve de gözden uzak kuytuluklarda MHP’nin lideri Türkeş’le görüşüyor, işbirliği imkanları arıyordu.

Olayı duyan Ecevit, arkadan hançerlenmiş gibi bir öfkeyle hamle etmiş, onu görevden uzaklaştırmıştı. Bu olaydan sonra, Baykal’ın partiye dönüşü 1980’den sonradır. O dönem boşluktan yararlanarak CHP’yi ele geçiren Baykal’ın önünde artık engel yoktu. Rotayı, hızla sağa kırdı.

Taki, “seks skandalı”a kadar yoluna devam etti. Utancından istifa etmek zorunda kalınca, yerini, rejimin çekirdekten yetişme bir memuru olan Kemal Kılıçdaroğlu’na teslim etti. Doğrusu, o da Baykal’ı asla aratmadı. Kürt düşmanlığında, en az AKP ve MHP seviyesine çıktı. Meydanlarda, yandaşlarını MHP’nin ırkçı simgesi kurt başı işaretiyle selamladı. MHP, AKP artıklarını partide toplayıp aktif görevler verdi. AKP’nin MHP ile dayanışarak, Kürtleri yasal zeminden silme programının uygulamasında başı çekti. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılıp hapishaneye tıkılmasına katkı sundu. Belediyelerin işgali, makamların gasbı sürecinde sessiz, tepkisiz kalarak iktidara arka oldu.

Kılıçdaroğlu, bu tutumuyla Recep Erdoğan’la resmen ilan edilmemiş bir ortaklık yürütüyordu. Cizre, Şırnak, Nusaybin ve Diyarbakır’ın Sur’un da içinde olduğu 10 Kürt şehrinin yıkımını, engel çıkaran Kürtlerin kırımı sürecinde de, Recep Erdoğan rejimine payandalık ediyordu. Efrîn’in işgaline ise sloganlarla destek vermekle kalmıyor, askerleri kutlamak için sınıra koşuyordu.

Bu arada TC büyük bir hapishaneye dönüşmüştü. Yazarlar, gazeteciler, düşünce insanlarıyla doluyordu, hapishaneler. Öte yandan gasp rejimi yürürlükteydi. 100 bin kişi tutukluydu. Bunlar, dört duvar arasında ama, öte yandan iş, uğraş ve mesleklerini kaybediyorlardı. Kazançları ise gasp ediliyordu.

Oysa, CHP en yaygın ve etkin kitle tabanına sahipti. Hukukun izin verdiği haklarla, bu kitleyi harekete geçirip Faşizmin kurumlaşmasına engel olabilirdi, CHP. Ama, Milletvekilleri Enis Berberoğlu’nun hapsedilmesi üzerine, düzenlenen adalet yürüyüşünün dışında kılını kıpırdatmadı CHP. HDP liderleri Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile milletvekilleri zindana çekilirken, terör baskınları zulme yeni çentikler açarken Kılıçdaroğlu CHP’si kör, sağır kalarak, diktatöre katkı sunuyordu.

Bu satırları yazarken, Kılıçdaroğlu sağ sapmada doruk yollarındaydı. CHP’de demokrat çıkışlarıyla tanınan birçok kişi liste dışı kalıyor, adaylıklar faşistlere açılıyordu. Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, ağırlığını koyarak tasfiyenin bir kısmını önlüyor, ama genel gidişi durduramıyordu.

Tuncelili Kılıçdaroğlu şimdilik kurtlar gibi ulumuyor, ama sağ sapaktan yukarı hızlı koşuyordu. Kim bilir, uluması da yakındır, belki.

Yazarın diğer yazıları