Cinayetler Cumhuriyeti!..

Türk devleti, İttihat Terakki haydutluğunun, geride bıraktığı kan ve göz yaşı bataklığında kuruldu. Diktatörlük de İttihatçılardan mirastır. Yerli halklarla kan davalı, düşmanlık da…

İttihatçılar, son barbarlar çağının ürünüydü. İtalya, onlardan sonra yaşadığı Faşizm, Almanya Nazizimle hesaplaştı. Yer yüzü silahlı ya da sivil diktatörlükleri gömdü. Ama Türk rejimi dehşetle asla yüz yüze gelmedi. Tersine, “devletle devamlılık esastır” diyerek, faşist diktatörlüğü sadakatla sürdürdüler.

Dünya savaşından sonra, Amerika’dan yardım almak için, “demokrasi” diyerek çok partili sisteme geçtiler. Ama her şey yalandı. Faşist diktatörlüğün kanunlarıyla demokrasicilik oynadılar.

Rejim, hukuka dayalı değildi. Diktatörlüğün yasalarına sadakat ortamında, seçimden seçime diktatörler seçildi.

Aynı Çetin Altan, 1960’larda, aydın avına çıkan, 160 sene önce idam edilmiş Fransız yazar François Noel Babeuf’tan alıntı yapan gazeteci Atilla Bartınlıoğlu’nu ve Sosyalizmi anlatan bir yazı yazan Şadi Alkılıç’ı mahkum edip hapse gönderen Süleyman Demirel dönemini, “66 sanıklı iktidar” olarak tanımlıyordu.

Çünkü Demirel, düşünce avcısı ama, iktidarının 66 milletvekili hırsızlık ve yolsuzluktan sanıktı. Yani, günümüzde olduğu gibi çalmak serbest, düşünmek ve düşünceyi açıklamak açıklamak yasaktı.

Öte yandan ortalık, devlet kasasından maaş alan silahlı personel için, cinayet işleme cenneti, sonsuza uzanan özgürlük bahçesiydi. Devlet, katillerini aklayıp paklamakla kalmıyor, onları ödüllendiriyordu. Katillerin postundan valiler, genel valiler, bakan çıkarılıyordu.

Çetin Altan, 1990’larda onlara bakarken “Türk devleti, yaşadığımız çağın hem ayıplı, hem de kirlisi“ diyemediği için, sözü yumuşatarak “adliye raflarında, devlet eliyle işlenmiş 17 bin 500 faili meçhul cinayet dosyası yığılıdır” diye yazıyordu.

Bu dosyaların bütününe yakını, Kürtlere aitti. Kurbanlardan her birinin ayrı birer hikayesi vardı. Onlar birer eşti. Kardeş, anne, baba, sevgili veya evlattı. Suçları ise insaniyet istemekti…

Bu nedenle, evlerinde, sevdiklerinin koynunda uyurken, gece yarısı baskınlarıyla uyandırılıp kelepçelenip götürülmüşlerdi. Bazıları tarla, bağ, bahçe yollarında önü kesilerek, kimi sokakta yürürken kaçırılmış, kimileri iş yerleri, okullarından alınarak götürülmüşlerdi.

 Götürülürken, yakınları tarafından askeri kışlalar, polis karakollarına kadar takip edilmiş, izler orada kaybolmuştu. Sonra, bazılarının ölüsü toprağa gömülü, bazılarının kemikleri asitli kuyularda bulunmuştu. Gerisinin akibeti karanlıktı…

Çünkü devlet haydut rolünü oynamaya devam ediyordu. Bir işi de, işlediği suçların izlerini silmekti…

Fakat, kaçırılmış insanların yakınları hapis cezası ve işkencelere rağmen, sevdiklerini aramaktan vazgeçmediler. Bunların bir kısmı sessizliğin sesiyle “haydut devletin katilliğini” haykırmak için, 1995 yılında, 1980’lerde evlatları haydut generallerce kaybedilen Arjantinli anneler, nineler gibi İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nin önündeki meydanda bir araya geldiler. Seslerini çıkarıp bağırmadan, ağıt bile mırıldanmadan sessizce oturdular.

Bunların büyük kısmı anneydi. Sonra, sessiz yas oturumunu daimileştiriler. Her hafta tekrarladılar. Bu arada katillerim hamileri rahatsız oldular.

Demirel, ondan sonra gelen Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit dönemlerinde, “nazik ve hazik Türk halkı“nın göz zevkini bozan bu manzarayı silmek için, akla gelen her türlü baskıyı uyguladılar. Yaslı anneleri yıldırıp kaçırmak için, köpeklerle saldırdılar. Onları yerlerde sürükleyerek tutukladılar. İşkence ettiler. Ama, sessiz ve kıpırtısız insani direnişi kıramadılar.

İki hafta önce, annelerin Galatasaray’da 700’üncü haftasıydı. Ve, yıllar onlara kayıpların bulacağı, öldürülmüşse katillerine hesap soracağına dair namus sözü vermiş Recep Erdoğan şimdi çeteci devletin diktatörüydü. Verdiği namus sözü ise çoktan yerde çürümüştü.

Matemli anneler, “nahoş manzara“ ile göz zevkini bozuyorlardı. Onların bozguna uğratmak için emir vermiş, polis baskına çıkmıştı.

Türk polisi, “bir Türk dünyaya bedeldir” gösterisine çıkmıştı, adeta. O sokak çığırtkanı eski bir simitçiydi. Delik pabuçla gelen ve zenginliğe gömülen bir görgüsüzdü. Bu çağın benzeri olmayan başlıca görsüzüydü. Çünkü geçtiğimiz haftalarda verdiği resepsiyonda, çoğu sonradan görme 2 bin davetli, askeri bandoların çaldığı savaş naraları ve ölüm ve zafer marşları eşliğinde yiyip içiyor, eğleniyordu. Ölüleri anıp savaş naralarıyla ilk eğlentiydi, bu çağda.

Eski namlı diktatörler Mussolini, Hitler bile böylesi bir görgüsüzlükle yandaşlarını eğlendirmediler. Savaş naraları ve ölüme methiye marşları yerine iç rahatlatıcı, ruhları “raleks” edip huzur saçan müzikle yiyip içerek, eğlendiler…

Bu çağda, Bandonun çaldığı askeri marşlarla eğlenen bir başkası yoktur. Recep Erdoğan, bu görgüsüzlüğüyle gerçekten tektir…

O ve iktidarının polisi “bir Türk dünyaya bedeldir” sessiz narasıyla Cumartesi Annelerine saldırıyor, kimyasal gazlar sıkıp cop, tekme, tokat sallıyordu. Hasan Ocak’ın artık 82 yaşındaki ihtiyar annesi, yara bere içinde yerde sürükleniyordu. Bir başka ihtiyar kadının alnı kanıyordu.

 Harcamalarıyla, ülkesini iflasa, tarihçisi İlber Ortaylı’nın da haykırışı ile açlığa sürükleyen, askeri bandoların çaldığı savaş havaları ölüme methiye ve öldürmeye hücum marşlarıyla eğlenen bu Recebin polisi, Galatasaray Lisesi önünde, “bir Türk dünyaya bedeldir” diye haykırıcasına saldırıyorlardı, ihtiyar kadınlara. Korkusuz ve yiğitçe…

Amed ve Batman’daki hücumu ise zaferle sonuçlanıyordu.

Bütün bunlarla bir kere daha gördük: Türk faşizminde “devlette devamlılık esas”tı. Birinin başlattığı faşist uygulama, sonraki tarafından sürdürülüyordu. Çünkü, haydutluğun sürdürülmesi suç ortalığı ile mümkündü. Yani kuşaklar boyu suç ortaklığı esastı.

O nedenle, 1920’de başlattıkları kırım, yangın ve yıkımlar atalar mirası olarak aynen sürdürülüyordu. Ben bu satırları yazarken Lice ve Kulp’ta insanları, ev hayvanlarıyla bütün canlılar, burnunu göstermemek üzere, bulundukları yerde mahpus, esirdi. Yine devlette devamlılık gereği Dersim ve Botan ise yanıyordu.

Yazarın diğer yazıları