Cizre’den Strasbourg’a: Ateşe su taşımak

Çekdar Ateş: ”Bizler mücadele değerlerinden aldığımız iddia ve kararlılıkla 14 kişilik bir inisiyatif olarak açlık grevi eylemindeyiz. Bütün arkadaşlarım da bu konuda ısrarcıdır, iddialıdır, inançlıdır, değerlerine bağlı arkadaşlardır.”

ZÜLKÜF KURT / HABER MERKEZİ

Çekdar Ateş, Strasbourg’da devam eden açlık grevi eylemcilerinden biri. Botan’da başlayan hayatı Amed’e, oradan Güney’e, oradan da Avrupa’ya doğru bir seyir izliyor. ”Hiç bir zaman mücadeleden kopmadım çünkü mücadelenin içinde doğdum, dışında bir hayatım olmadı” diyor Çekdar, yolculukla geçen hayatını anlatırken.

Ateş eylemi, Hz.İbrahim’in ateşe atıldığı sırada ona yardım etmek isteyen karıncaların ağızlarıyla ateşe su taşımasına benzetiyor.

Sözü Çekdar Ateş’e bırakıyoruz.

Biz bu mücadelenin devam ettiricileri olacaktık

Adım Çekdar. 1985 yılında Cizre’de doğdum. Doğduğum dönemler mücadelenin askeri anlamda Botan’da geliştiği dönemlerdi. İster istemez bunun için bir nevi mücadeleyi sonradan tanıyan, özgürlük hareketiyle sonradan karşılaşan ve o çerçevede sempati duyan bir durum yaşanmadı. Çünkü en başlarından şimdiye kadar ailemin de bu harekete, Özgürlük Mücadelesi’ne gönüllü katılımı, yurtseverlik gerçekliği, yaşamımızın kendisiydi. O dönemlerde zaten serhildanların gelişmeye başladığı dönemlerdi. Botan, Cizre serhildanları yaşanıyordu. Küçük yaşta mücadelenin sıcaklığı ile tanıştık. O süreçlerde dayımın katılımı 1985’de gerçekleşti. Ardından 1989 yılı sonuna doğru abim özgürlük saflarına katıldı. 1990’da da küçük dayımın katılımı oldu. Bu katılımlar kendisiyle birlikte bir nevi ister istemez mücadeleyi daha çok sahiplenme, daha çok bağlı kalma, mücadeleyi daha ileri düzeye taşıma gibi bir sorumluluk veriyordu. Tabii yavaş yavaş bilincim gelişmeye başlıyordu. Sürekli soruyordum kendime.

Sen kimsin, nesin, nereden geldin, dilin nedir, kültürün nedir, düşmanın kimdir? Küçük yaşlarda Türk devletinin, beni bitirmek isteyen, beni yok etmek isteyen, asimile etmek isteyen, sürgün etmek isteyen bir yapı olduğunu öğrenebilmiştim. Tabii bu bende önemli oranda bir avantaj da sağladı. Silahlı mücadelenin o dönemlerde çok yoğun olması, baskının, işkencenin, katliamın, faili meçhul cinayetlerin çok yoğun olması, bir kine, bir öfkeye de neden oluyordu. O öfke birikintisi, her an her fırsatta kendini dışarı vuruyordu. O süreçlerde mesela babamın yaralanması, yine dayılarımın her ikisinin de şehit düşmesi, babamın cezaevine atılması, işkence görmesi… Ablam gözaltına alındıktan sonra işkencelerden geçti. Tabii bunlar biz de bir duygusal atmosfer yaratıyordu.

Yaşananların yerde kalmaması o çocuk yaşta bile kafamızda bir yer ediyordu.

Gelen ölüm tehditlerinden kaynaklı olarak 1993 yılının sonlarına doğru Amed’e aile olarak göç ettik. Orada var olan ne varsa maddi anlamda devlet el koydu ve bizi sürdüler. Bu sadece bize özgü bir durum değildi. Bu mücadeleye gönül vermiş bütün yurtsever aileler Cizre’den çıkmak zorunda bırakıldılar. Kimileri Amed’e, kimileri Antalya’ya, kimileri Mersin’e, kimileri farklı metropollere gitmek zorunda kaldılar. Biz Amed’e gittik ve sonrasında düşününce bu bizler için çok iyi oldu. Çünkü Kürdistan’dan çıkmış değildik.

Var olan direniş geleneği, var olan sahiplenme, yurtseverlik, katılım Amed’de de devam etti. Bütün aile fertleri için de aynı şey geçerliydi. 7’den 70’e bütün aile Amed’de de aynı şekilde önümüze düşen sorumluluklar ne idiyse babam olsun, annem olsun, kardeşim olsun, ben olayım yerine getirmeye devam ettik.

Küçük generaller olmak güzel bir duyguydu

Çocuk yaşta biz çok şey yaşadık. El üstünde yaşanan bir çocukluk değildi bizimkisi. İsmimiz çocuktu ama yaşadıklarımız 30’lu yaşlardaki insanların bile kaldıramayacağı, tahammül edemeyeceği şeylerdi. Psikolojik olarak etkilenip, bozukluk yaşayabileceği şeyleri biz küçük yaşlarda yaşadık. Böyle bir çocukluk geçti. Birçok şey normalleşmişti artık.

Kürtlerin özünde var olan direnişçi yan, yüzyıllardır karşı karşıya kaldığı zulüm ve katliam politikaları ile bağlantılı ve her zaman direnişe hazır bir halk psikolojisi de özünde bunu yaratmıştır. O zamanlar aynı durum vardı. Düşünün ki, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte süregelen Kürt isyanları bastırılmış, ve o zamandan bu yana baskı altında yaşamış bir Kürt gerçekliği vardı. Bu gerçekliği yaşayan Kürt halkı, Önderliğin öncülük ettiği ışığa doğru adeta akın etti. İçinde sürekli taşıdığı o mücadele özünü tekrardan yaşamsallaştırma durumu oluştu. Biz o kuşak olarak yani 90’lar kuşağı olarak birçok anlamda şanslıyız. Şanslı olduğumuz husus da budur. Özgürlük Hareketi’nin, Önderlik Hareketi’nin gelişim aşamasındaki dönemlere denk gelmemiz büyük şans. Hem o acıyı, hem o güzellikleri, hem o coşkuyu, hem o heyecanı yaşamak ve bugünleri o deneyim, tecrübeyi aktarmak için mücadelenin tüm alanlarını değerlendirmek istiyorduk.

O çerçevede Amed’de, hem yaşamımıza devam ediyor, hem de bir bakıma okul okuyorduk. İlkokul dördüncü sınıftayken ben Amed’e geldim. Liseyi bitiremedim. O zamana kadar Amed’de yaşadım. Küçük generaller, deniliyordu ya bizler de, taşımız elimizde, molotofumuz elimizde, yüzümüz kapalı, elimizden gelen ne ise onu yapıyorduk. O zamanın küçük generalleri rolüne soyunmuştuk. Çok güzel bir duyguydu.

Tarafımızı belli ediyorduk

Hz.İbrahim’i ateşe attıklarında insanlar içerisinde çok farklı duygular yaşanıyor. Kimileri bu duruma seviniyor. Kimileri de kararsızlık ve kayıtsızlıkla izliyor. İnsanların içlerinde öfkeli olanlar, müdahale etmek isteyenler de var ancak sessiz kalmaya devam ediyorlar. O hengame içerisinde sıra sıra dizilmiş karıncalar ağızlarıyla ateşe su taşımaya çalışıyor. Karıncanın taşıdığı suyla ateşin sönmeyeceğini bilirler. Karıncaları izleyenlerden biri, “Siz bu ateşi taşıdığınız azıcık suyla söndüremezsiniz” der. Karınca da, “Bu ateşi söndüremeyeceğimizi biliyoruz ama en azından tarafımızı belirliyoruz” der. Biz de attığımız taşlarla panzerlere, tanklara büyük zararlar veremediğimizi biliyorduk. Ama tarafımızı belli ediyorduk ve bu bizi çok heyecanlandırıyordu.

Çocukluk ve yurtseverlik bilinciyle çok muhteşem duygularla gençlik dönemine geçiş yapıyorduk. Dolu dolu ve hızlı yaşanılan süreçlerdi. Özellikle de Amed’de kaldığım 9 yıl.  Haftanın en azından 3-4 günü muhakkak bir korsan eylem yapıyorduk. Ya bir taş atıyorduk, ya da başka birşey. Düşmana karşı elimizden gelen, imkanlar neyi el veriyorsa tepkimizi göstermeye, duygumuzu yansıtmaya, “Sen bana bunu yapıyorsun, işkence yapıyorsun, katlediyorsun ben de sana bu taşı atıyorum” diyorduk.

İşkence, günlük şakalarımız arasındaydı

Aynı zamanda sosyo-kültürel çalışmalarımız oluyordu. Folklar, müzik gibi şeyler o dönemin örgütlülüğü çerçevesinde gerçekleşiyordu. Biz Kürtler kesinlikle sanatsız, kültürsüz bir yaşamı yaşayamayız. O bizim özümüzde olan bir şeydir. Her ne kadar yazılı bir tarihimiz bugüne kadar getirilmemişse, hakim devletler açısından bizi sürekli hayatta kılan, var olduğumuzu ispatlayan bizim o kültürel değerlerimizdir. Bu açıdan bir kopmama durumu her zaman yaşanıyordu. Bu çerçevede de bazı çalışmalar yürütülüyordu. Zaman geçtikçe düşmanın politikaları daha da sertleşir duruma geldi.

Çiller, Demirel, Doğan Güreş dönemleri yaşanıyordu. ”Ya bitecek, ya bitecek” diyorlardı. Halka yönelik bu baskı konsepti karşısında bir direnç, ona rağmen bir mücadele, ona rağmen bir bağlılık, sahiplenme her zaman için vardı. Bireysel olarak bu durum vardı. Mesela bizim içimizde, biz gençler arasında korku denen şeyin tartışmasını biz yapmazdık. Bizi alacaklar, bize işkence edecekler, filistin askısına alacaklar, en fazla elektiriğe verecekler diyorduk. Günlük şakalar halinde konuşuluyordu bunlar. Zaten dövdüğü kadar dövüyor, işkence yaptığı kadar yapıyor. Böylesi bir bilinç vardı. O nedenle hiçbirimizi korkutmuyordu bu durum.  İlk baştan günümüze kadar en cesur, en fedai mücadele gerçekliği ve geleneği ile biz bugünlere geldik. Halk olarak, hareket olarak, kişi olarak da aynı zamanda belirtebilirim. Birçok defa gözaltılarla karşı karşıya kaldım.

Önümüzde iki yol vardı

İlk gözaltına alındığımda 14 yaşındaydım. 14 yaşındaki bir çocuk düşünün, silahlı bir örgütün yöneticisi olarak yargılanıyor. 14 yaşındaki bir çocuk işkence odalarında kendi idrarıyla yüzünü yıkayacak duruma getiriliyor.

Falaka odalarından geçiriliyor. ”Gel senle bir oyun oynayalım” denilip, kablolar ellerine sıkıştırılıp elektriğe veriliyor. Tüm bunların üzerine mahkemeye çıkacağınız zaman, doktorun, “hiç bir şekilde fiziki müdahale, işkence ile karşı karşıya gelmemiştir” raporuyla mahkemeye çıkıyorsunuz. Ajanlaştırma teklifleri yapılıyor. Böyle bir dönem, böylesi bir çocukluk. Bu yaşananlar sende 2 şey geliştirir. Ya geri adım atacaksın, her şeye tamam diyeceksin. Ben korktum, köşeme çekildim, hiçbirşey yapmayacağım, okulumu okuyacağım, aileme, halkıma, toplumuma layık bir avukat olacak, doktor olacağım gibi birşey olacağım diyecek, asimilasyonun temelini oluşturan eğitim okullarından geçeceksin. Ya da zindan direnişlerinin bize mirası olan bir duruşu esas alacaksın.

Arkadaşımızı oyun oynarken vurdular

Karşımızda bir faşizm vardı. Sosyal durumu, ekonomik durumu yasalara bağlanmış, hak anlamında, demokrasi anlamında bir devlet gerçekliği olmadığını çok iyi biliyorduk. İlk ölüme şöyle şahitlik ettim örneğin: 5 yaşındaydık. Bizim Cizre’de oynadığımız oyuncak araba, kamyon vs değildi. Bizim oyuncaklarımız kurşun kovanları, kapsülleriydi. Devletin bize, evimize sıktığı, havaya rastgele ateş ettiği kovanlar bizim oyuncağımızdı. Oyun oynarken 5 yaşındaki Fırat adlı bir arkadaşımız devletin kurşunuyla yaşamını yitirdi. Uzaktan gelen bir kurşunla vuruldu.

Biz bu devleti bu şekilde tanıdık, öldüren bir devlet olarak. Düşünün iki yaşındaki bir çocuğun bir defa eli yandı mı, ikinci defa ne çaya ne sobaya dokunur. Ateşe de yaklaşmaz, öcü olarak görür. Korkması gereken, kendini uzak tutması gereken bir madde olarak onu algılar. Bizde de öyle birşey gelişiyordu. Biz devlete karşı kendini sürekli savunan, ona karşı sürekli direniş geliştiren bir noktadan yaklaşıyorduk. Bizi ağlatan, gözyaşlarımızın akmasına neden olan, işkence eden, öldüren, bir aygıt olarak algıladık biz devleti. Böylesi bir bilinçle küçüklükten gençliğe kadar geliyorsun. Bunları bir kenara bırakıp o yapıya, o aygıta teslim oluyorsun. Bu her şeyden önce kendine, halkına karşı olan bir ihanettir. Gözünün önünde katledilmiş küçücük bir çocuğu gören gözlere bir ihanettir. Onun için de mesela Amed’liler derler  “Kitabımızda ihanet kavramı geçmezdi.” Tabii çözülenler oluyordu ister istemez. Ama devlet için küçük ya da büyük istihbaratın önemi de yoktu. Bir sindirme bir korku yayma mantığı vardı.

Önderliğin esareti bizi farklı arayışlara sürükledi

Gözaltılar sıklaştı. Artık öyle bir düzeye gelmişti ki, bir yerde bir yürüyüş olsa biz aile olarak derdik, bugün bize baskın olacak. Öyle de oluyordu. 90’lardan 99 dönemlerine kadar cezaevi süreçleri yaşandı. Babam cezaevine girdi bir süre. Büyük abim cezaevine girdi, çıktı. Ben küçük yaşta cezaevine girdim. Cezaevi öncesinde 5 günlük bir gözaltı yaşadım. Toplamda 11 defa gözaltına alındım o dönemde. Son gözaltına alınışımda, gelip beni okuldan aldılar. Mahkemeden alıp cezaevine götürdüklerinde halen kravat benim boynumdaydı ve onu bile bir işkence aleti haline getirmişlerdi. Nefes kesme amacıyla kullanıyorlardı. Kolumu kırdılar, ifademi imzalamadığım için. Çünkü hiç birşey konuşmamıştım, firari sanıktım. 15 yaşında kaçak bir sanık, düşünün artık siz. Ee bu devletin bu uygulamaları gün be gün bende farklı arayışlar da getiriyordu. Öfkemi kat be kat büyütüyordu. O sahadaki mücadele bana artık az geliyordu, yeterli gelmiyordu.

Çıktıktan sonra devlet bütün liselere benim için artık kırmızı bülten koymuştu. Hangi liseye gittiysem kaydımı yapmadılar. Okumama da engel oldular. O arada bir küçük gözaltı daha yaşadım. Mesela TEM şube komiseri gözaltında bana açık açık söyledi. “Git” dedi. “Gabar’a git, Cudi’ye git. Burada kalma” dedi. O bile artık yol gösteriyordu. ”Orada seni öldürelim. Burada belki yapamıyoruz ama orada daha rahat öldürebiliriz” diyorlardı.

O kadar çok vahşeti, kıyımı, ölümleri işkenceyi görüyorsun ki, diyorsun en iyisi ben elime silahı alayım savaşayım. Öfkemi öyle kusayım. Böyle bir arayışa giriyorsun. İşte Önderliğin esaret süreçlerini yaşadık, hepimiz için çok çok büyük bir yıkımdı. İnsan halen tanım getirmekte, yorumlamakta zorlanıyor. Birey olarak zorlanıyor. O açıdan sorumluluklarımızın daha büyük, daha ciddi olduğunun farkına varıyoruz. O çocukluk kodlarıyla, anlık duygularla artık hareket edemezdik. Biraz daha organize, örgütlü hareket etmemiz gerekiyordu çünkü artık gençtik. Söz konusu olan Önderlik ve onun yaşamıydı. O bizi daha da fazla bir arayışa sürükledi. Daha da fazla cevap olma hissiyatı geliştirdi.

Yolculuklar…

Yoğun tehditler almaya başladım. Aile olarak da yoğun tehditler almaya başladık. O nedenle Amed’den, Güney Kürdistan’a geçtim, geçmek zorunda kaldım. Ama orada da hiçbir zaman bir geri duruş olmadı. Güney’in sistemi her ne kadar Kürt ve Kürdistani çıkarlar temelinde olmasa da,  duygusal açıdan bile kendimizi daha rahat ifade etme olanağı sunuyordu. Mücadele zemininde olmaya dönük yoğunlaşmalara dahil olmaya çalışıyorduk. Sorumluluklarımızı orada devam ettirmeye çalışıyorduk. Mexmûr’da da bir süre kaldım. O çerçevede 2015 yılına kadar Güney Kürdistan’da bu halka hizmet etme adına ne gerekiyorsa onu yapmaya özen gösteriyordum. 2015’in sonlarına doğru fiziki rahatsızlıklardan kaynaklı olarak Avrupa’ya geldim. 3 yıldan fazla bir süredir buradayım. Burada da mesela bir an bile olsun, bu halk için hizmette geri adım atma, bu halk için mücadelede geri adım atma, sorumluluklarını örtbas edip geriye çekilme kesinlikle olmadı. Sonuç itibariyle bu değerlere ait olma sözüyle bu halka, bu harekete Önderliğimize layık olma sözüyle, şehitlerimize layık olma sözüyle yola çıktık her anlamda. Bu çerçevede mücadeleyi yürütmeyi esas aldık.

Avrupa’da da demokratik toplum merkezlerinde olsun, burada halkla birlikte demokratik yapılan bütün etkinliklerde, mitinglerde, yürüyüşlerde, diplomatik, kültürel çalışmalarda, nerede ihtiyaç varsa orada çalışmaya gayret ediyorum. Şu an itibariyle de içinde olduğumuz dönemin hassasiyetini göz önüne alarak Önder Apo üzerinde uygulanan tecrit, fiziki imhaya varan bir tutuma karşı biz de bir tutum alarak süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladık.

Şimdi böylesi bir eylem gerekli miydi? Gerekli olmasa bu olmazdı. Devletin, sistemin, kapitalist modernitenin gerçekleri göz önündedir. Başta demokrasiyi yıkıyor, parçalıyor, daha sonra demokrasiyi oluşturma, temelini sağlama alma gibi yasalar çıkarıyor. Başta insanları katlediyor, öldürüyor, daha sonra insanları koruma adı altında yasalar çıkarıyor, kanunlar çıkarıyor. Kültürleri yok ediyor, yok sayıyor, daha sonra kültürleri evrensel bir çerçevede, toplumu koruma adı altında yasalar ve kanunlar çıkarıyor. Dilleri inkar ediyor, kimlikleri inkar ediyor, daha sonra da çoğunculuk adı altında, evrensellik adı altında bütçeler ayırıyor, yasalar ve kanunlar çıkarıyor. Böyle iki yüzlü bir modernite, böylesi inkar ve imhaya dayalı olan bir faşizan gerçeklik karşısında, kesinlikle direnmek gerek.

Önderlik bir an bile olsun yeter, demedi. Bu hareket, bu halk çok bedel ödedi artık bitirelim bunu, kesinlikle demedi. Hiçbir anne ben çok ağladım, bu mücadele buraya kadar demedi. Tam tersi mücadele bedel gerektirir, mücadele özveri gerektirir. Sonuna kadar mücadele etmemiz gerekir söylemleri ve iddiasıyla yaklaşıldı. Bu inançla yaklaştı. Şu anda da mesela durum öyle çok farklı değil. Faşizm doruk noktasını yaşıyor. Uluslararası güçler çıkarları doğrultusunda olmadığı için ve Önderliğimizi, hareketimizi, halkımızı, kazanımlarımızı peşkeş çekmiş durumda.

Halkımıza güveniyoruz

Bizler mücadele değerlerinden aldığımız iddia ve kararlılıkla 14 kişilik bir inisiyatif olarak ve bunun öncülüğünü yapma adına bir grup olarak bu eylemi burada başlatmış durumdayız. Bütün arkadaşlarım da bu konuda ısrarcıdır, iddialıdır, inançlıdır, değerlerine bağlı olan arkadaşlardır.

Bu bizim için bir fırsattır aslında. Bu halkın bize bu görevi vermesi ayrıca bir onur vesilesidir. Birçok yurtsever Kürt genci, annesi, herhangi bir ferdi, böylesi bir eylemde olmayı istemiştir. Fakat bu görev bize verilmiştir. Bizler de bu görevi daha önce üzerimize düşen görevlerin sorumluluğu ve bilinciyle her zaman, en güzel biçimde sonuca taşıyacak, bu görevimizi yürüteceğiz. Halkımıza tek çağrımız var. Hiçbir zaman inançlarını yitirmesinler, hiçbir zaman umutlarını yitirmesinler. Bu halk, bu hareket daha zorlu mücadelelerden gelmiştir. Halkımıza inancımız sonsuzdur. Halkımız en zor olan zamanda düşmana en güçlü cevabı vermesini bilmiştir. Bu ateş topunu düşmanın içinde geliştirmeyi bilmiştir. Aynı duruşun demokratik, insanlıktan, özgürlükten yana olan tüm çevrelerden bekliyoruz. Çünkü Ortadoğu’da Kürtlere kaybettirilmek isteniyor. Kürtlerin kaybetmesi bütün özgürlük dinamiklerinin kaybetmesi anlamına geliyor. Kürtlerin darbe alması tüm özgürlük dinamiklerinin darbe alması demektir. O çerçevede sorumluluk 7’den 70’e herkese, farklı çevrelere düşmektedir. Biz kararlılıkla bu eylemimizi sürdüreceğiz, aynı kararlılıkla herkesin bu eylemlere katılmasını bekliyoruz.

Yazarın diğer yazıları

    None Found