Çocukluğa gömülen altınlar

Doğasıyla, adeta bir anfi tiyatroyu andıran yerleşim düzeniyle, Ermeni mimarisinin en güzel örneklerini teşkil eden sarı taştan evleriyle Kürdistan’da kent kültürünün en eski temsilcilerinden biridir Bitlis. Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda üç yüz kişilik bir sinema salonuna sahip olması kültürel hayatın ne kadar canlı olduğunun önemli göstergelerinden biridir. Bugün bu sinema salonu internet kafe ve düğün salonu olarak kullanılıyor. Çocukluğumun sineması, büyülü düşler kurmaya dair tüm anılarım bu sinema salonunda izlediğim filmlerle kurmuşumdur. Ne zaman yolum Bitlis’e düşse hep bu sinema salonunun eski günlerine dönmesine dair bir arzu içimde alev alev yanar Bitlis’ten ayrılıncaya kadar. Bir insan için çocukluk anıları neyse bir kent için de geçmiş odur.

Bu yazıyı yazmaktaki maksadım Bitlis’teki sinema salonunu anlatmak değil. Birkaç yazıyla anlatılmayı hakkeden derinlikte bir konu Bitlis Sineması. Kentin hafızasının yok edilmesinin hatırlama, tarihsel yüzleşme, travmaların tedavisi ve haksızlıkların giderilmesi imkanlarını nasıl ortadan kaldırdığına dair bir yazı çoktandır Bitlis’teki çocukluğuma dair anılar üzerinden yazmayı birkaç yazıda ele almayı düşündüğüm bir konu. 

Bütün çocukluğum boyunca, yaşadığım şehir olan Bitlis’te define hikayeleri dinledim. Ermenilerin giderken altınlarını gömdüklerini, gömdükleri yerlere çeşitli işaretler koyduklarını ve bir gün mutlaka geri gelip altınlarını çıkarıp götüreceklerini anlatırlardı büyüklerim. Define bulmak için Ermenilere ait yapıların kazınmadık, yıkılmadık yeri kalmazdı. Ermenilere ait yapılarda gördükleri her şekil, bir işaret define için bırakılmış algılanır ve orası mutlaka kazınırdı. Ermeni mezarlıkları da bu yıkımdan nasibini alır, altınların mezarlıklara gömülmüş olabileceği söylentisiyle Ermeni mezarları da tahrip edilirdi. 

Şehirde görülen her yabancı, gömdüğü altınını bulmaya gelen Ermeni olarak telakki edilir, bu yabancı şehirden gidinceye kadar takip edilir, taciz edilirdi. Bitlis’teki yaşlıların kimileri doğduğu, çocukluğunu geçirdiği yere gelen bir Ermeni’yle çocukluk arkadaşı çıkar, birlikte geçirdikleri çocukluğa dair güzel anılar anlatılırdı. Aslında yüz on yaşında ölen babaannem ve pek çok yaşlı, Ermenilere dair güzel şeyler anlatır, onların çalışkanlığından, yeteneklerinden ve dürüstlüklerinden bahsederlerdi. Bazen de Ermenilerin Fille (Kafir anlamında kullanılırdı Kürtçede) olduğunu ve onları nasıl öldürdüklerini anlatırlardı. Kafirlerin öldürülmesi gerektiğine dair almış olduğum bütün İslami formasyona rağmen çocuk aklımla, böyle övgüyle söz ettikleri Ermenileri niçin öldürdüklerini anlayamazdım. 

Büyüdüğümde, Ermeni halkının birlikte yaşamış olduğumuz bu kadim coğrafyanın kadim halklarından biri olduğunu anladığımda içinde yaşadığım Ermeni evlerine dair anılar içimde buruk anımsamalara dönüştü. Çocukken gidip yaşlı bir insan olarak uzun yıllar sonra Bitlis’e gelen Ermenilerin, peşinde oldukları hazinenin gömdükleri altınlar değil, burada bıraktıkları çocukluk anıları olduğunu anladım. Egemenler tarafından hazine, define, altın olarak kodlanan şeyin ise aslında Ermenilere yapılan bu zulümle yüzleşilmesini engellemek ve bu halka karşı yaratılan düşmanlığın devam ettirilmesini sağlamak için üretilmiş bir söylem olduğunu fark ettiğimde bu mazlum halka yapılan haksızlığın hala egemen güçler tarafından devam ettirildiğini görüyorum. Sözüm ona bu halkın yaşadığı acıyı soykırım olarak tanımlayarak, böylesi büyük bir kıyımdan geçmiş bir halkın acılarını kirli ittifak, pazarlık ve savaşlarının malzemesi yapmak Ermeni halkı üzerinde duygusal bir soykırım yaratmaktır. Eğer gerçekten bu tutumlarında samimilerse bu soykırımın planlayıcılarını yargı önüne çıkaracak bir tutumun sahibi olurlar. 

Yazarın diğer yazıları