Çocukluğumuzdur kanayan sokakta

Sanat, üzerine aldığı tüm toplumsal görevlerin, toplumsal kuruculuğun, ortak yaşam inşasının, eskiyen ve çürüyeni göstermenin ve buna itiraz etmenin, her türlü iktidar odağına karşı egemenliksiz ve yatay ilişki kurmanın çok güçlü bir yöntemi olmasının yanı sıra aslında insanın çok masum olduğu bir dönemin, çocukluk döneminin yetişkinlikte yeniden kurgulanmasının yegane yoludur. Sanat, yetişkinliğe erişmiş ve kirlenmiş bireyin masum olduğu döneme yani çocukluğa erişmesinin yegane yoludur. Yeniden çocuk olabilmenin, çocukluğa dair fantezileri, düşleri kurgulayabilmenin sanattan başka bir yolu yoktur. İnsanın kendini yeniden çocuk olarak doğurabilmesi çok ağrılı ve sancılı bir yoldur. Yetişkin tecrübesine ve kirliliğine sahipken, bütün ruhun ve bedenin egemenlikçi ilişkiyle doluyken çocuk olma ve çocukça yol almaya çalışmak hiç de kolay bir iş değildir. 

Charles Bordel, "bilim nasıl akılla deneyden çıkmışsa, sanat da çocukluk hayalleri ve çocuklukta kurulan oyunlardan doğmuştur" der. Schiller, insanın, oynadığı sürece insan olduğunu belirtirken, gerçek estetik dünyanın oyun dünyası olduğunu, insanın sadece oyunda gerçek insan olduğunu, özgür davranmanın, hayal gücünü geliştirmeye çalışmanın çocuklukta en üst seviyeye çıktığını ve oyun faaliyetinin, insanın sanata en yakın faaliyeti olduğunu anlatır. Oyun ve sanat yoluyla ancak insan gerçek özgürlüğe ulaşabilir. Zira her iki faaliyet de insanın birinci doğasına en yakın olduğu, dış kuvvetlerin etkisine ve darbesine en az maruz kaldığı, birinci doğayla toplumsal doğanın en mükemmel uyuma ulaştığı, sentezlendiği yerdir. Heiddeger, bu görüşlere ek olarak, devletli uygarlıkla birlikte sanatın güzel ve güzellikle uğraştığını, hakikati konu edinmediğini; sanatın, güzellikle birlikte bir hakikat arayışı olduğunu dile getirir. Çocukluk aynı zamanda insanın hakikate en yakın durduğu dönemdir. Çocuklukta hakikatle insan arasında önyargıların, egemenlik ilişkilerinin ördüğü herhangi bir perde yoktur.    

İşte sanat da, toplumsal kurucu rolünü bu çocukluk döneminden, çocukluk dönemiyle kurduğu ilişkiden alır. Oyuncağı elinden alınan, oynadığı oyunu bozulan, yahut oynanmakta olunan bir oyuna dahil edilmeyen bir çocuk için bu oyunsuz kalma hali, ciddi bir travmadır. Hele bu durum tekrar eden bir süreç yaşıyorsa çok daha derinleşen ve gerçek hayatla bağ kurulamayan bir travmaya dönüşür. Oyun, çokça zannedildiği gibi salt bir eğlence değil, onun ruhsal ve toplumsal inşasının en ana öğesidir. Tıpkı sanatın salt bir eğlence olmadığı, toplumsalı inşanın en kapsamlı yöntemi olduğu gibi. 

Çocukların, oyun oynamadan büyüdüğü bir dünyada şiir yazılabilir mi, sanat kendini var edebilir mi? Çocukların, ellerinde oynadıkları toptan top mermileriyle vurulduğu, vurulan çocukların cenazelerinin, anneleri tarafından buzdolabında saklandığı bir ülkede kim şair olduğunu, sanatçı olduğunu söyleyebilir? İnsanlığın Auschwitz’te masumiyetini kaybettiğine inanan Theodor Adorno, "Auschwitz ten sonra şiir yazmak barbarlıktır" derken tam da bu durum değil midir anlatmak istediği? Çocukluğunu kaybeden, oyun oynayan çocukluğundan vurulan bir ülke bir şehir gözümüzün önünde kanamaktayken neyin şiiri yazılacak, neyin filmi çekilecek? İnsanlığa masumiyetini kaybettiren şey, cani ruhlu birilerinin çocukları öldürüyor olması değildir, insanlığını kaybetmiş caniler çocukları öldürürken insanlığın buna susuyor olmasıdır. Çocukluğu, sokakta kan kaybından ölen bir ülkede, neyi anlatmaya yeter sanatın takati?

Yazarın diğer yazıları