Demeç düellolarının diplomatik anlamı

ABD Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye “tek taraflı” saldırısına izin vermeyeceğini açıkladı.

Ardından Erdoğan “yumuşak, sert güç” tekerlemesiyle ABD’ye rağmen “azzzz sonraaaa” saldıracağını ilan etti.

Medyada kamuoyunun kulaklarını sağır eden bu “restleşmelerin” anlamı nedir?

Devletler arasında böylesi “demeç” diplomasisinden haberi olmayan saf insanların kafası karışıyor, “saldıracak mı, saldırmayacak mı?”, ABD Rojava’yı “satacak mı, satmayacak mı?” soruları bu insanların heyecan katsayısına tavan yaptırıyor.

Oysa bütün bu demeçler, açıklamalar, kabadayılıklar, tehditler kamuoyu önünde yapıldığı zaman bizim anlamamız gereken gerçek şudur:

Ortada bir pazarlık var. Türkiye savaşta yenildi. Ama galipler bir birine düşman. Türkiye bundan yararlanarak “teslim anlaşmasını” Saray iktidarını koruyacak ve Türkiye’nin Kürt halkına maksimum zarar vermesini onaylayacak devletle imzalayacak. ABD şu anda Türkiye’yi “teslim alma” şartlarının pazarlığını yapmakta.

Bu bir.

İkincisi SDG, YPG-YPJ güçleri bilelim ki, bu medya üzerinden pazarlık amaçlı konuşmalara zerre kadar önem vermez. Onlar bu demeç yarışından zerre kadar etkilenmez. Ne yapar? Savaşa ve barışa hazırlık yapar. Bütün önlemlerini alır, halkın öz savunmasını pekiştirir. Kendi mevzilerini güçlendirir. Savaşçılarının mücadele azmini yükseltir. Demeçlere, tehditlere, gazete manşetlerine, TV ekranlarına gözlerini ve kulaklarını kapar. Örneğin bu demeçlere bakarak “acaba öyle mi olacak, böyle mi olacak?” diye avanakça sorular sormaz. İstihbaratı vardır. Daha da önemlisi bu demeç yarışının taraflarıyla doğrudan ya da dolaylı görüşmektedir. Bütün soruların cevapları onların ceplerinde hazırdır.

Üçüncüsü, bu demeçlerin sözünü ettiğim “doğrudan ya da dolaylı temaslar” sırasında elbette bir anlamı vardır. Ne gibi? Örneğin şu anda tartışmanın ana konusu “güvenli bölge” ya da “barış koridoru” diye adlandırılan meseledir. Türkiye’nin de, ABD’nin de, SDG, YPG ve YPJ’nin de bu konuda görüşleri bu temaslarda tartışılır. Şöyle:

Amerikalı Erdoğan’ın demecini masaya koyar. “Sayın Rojavalılar, gördüğünüz gibi Türkiye saldıracak” der. Arkasından “ama biz onları durdurabiliriz” diye bizimkinin sırtını okşar. Bu okşamanın anlamını YPG ve YPJ komutanları ve diplomatları çok iyi bilir. Okşamanın ardından Amerikan planlarına uygun bir “taviz” kopartma hamlesi gelecektir. Gelir de. “Saldırmamak için Türkiye sizin kırk kilometre içeriye çekilmenizi istiyor, biz ise on beş kilometrede ısrarcıyız…” Arap komutan “şükran ya hayye” der, Kürt komutan “spas kek Yanke” diye yanıtlar. Ve elbette ortaya Apocu diplomasinin somut önerisi gelir; “koalisyon güçlerinin beş kilometre derinlikli bir tarafsız bölge oluşturmasına hazırız, Türkiye’nin hassasiyetinin farkındayız, diyalogtan yanayız.”

Herkes masadan kalkar. Diyaloga karar verilir.

Verilir verilmez, Erdoğan yine kürsüye fırlar: “Fırat’ın Doğusu’nu paramparça ederim….”

Derneklerde, evlerde insanların kimisi “eyvah” diye başlarını iki elleri arasına alır. Onlar böyle yapınca ben tekrar yazarım: Bu bir pazarlık sürecidir. Bu hamur daha çok su götürür. Telaşa mahal yoktur, Erdoğan’ın saldırganlığına karşı toplumsal uyanıklığı ayakta tutmak sivil yurtseverin yapacağı tek iştir. Bu yurtseverlerin aydınları, Avrupa’da, Amerika’da olanları, bildikleri Almanca, Fransızca, İngilizce dillerinde “sivil ve kitlesel diplomasi”nin bütün imkanlarını kullanırlar. Batı kamuoyunu aydınlatır, barışçı Rojava’ya karşı Türk tehditlerine karşı tepkileri örgütler.

İdeoloji işleriyle uğraşanlara gelince… Onlar Karayılan’ın konuşmasını didik didik etmeli. Anlamalı ve yorumlamalı. Ardından da her bir tezi teker teker medyaya yansıtmalı. Kürtler arasında barış, AKP-MHP faşizmine karşı savaş tezini özellikle vurgulamalı. Ben de dahil, bizlerin sırtında yumurta küfesi yok. Askeri alandakilerin sırtında ise yumurta küfesi var. Biz ansızın kızabiliriz, Barzani yönetimine öfkelenebiliriz. Normaldir. Tepemiz atar. Şimdi anlamılıyız ki, askeri alandakiler “kızmaz”, hesap yapar, plan yapar, kimle birlikte kime karşı mevzileneceğini matematik kesinliğinde karara bağlar. Bu askeri alanın politik ve ideolojik yönelimidir. Bize düşen bu yönelimi eksiksiz kavramaktır.

Neden? Çünkü askeri alandakinin elindeki kalaşnikof ne ise, ideoloji alanındakinin ağzında var olan dil de aynıdır. Kalaşnikofun namlusunu yanlış hedefe çevirmek ne kadar büyük felaket getirirse, dili yanlış hedefe yöneltmek de aynı sonucu verir.

Demek istediğim şudur: Dünyanın gözü önünde ve kulağının dibinde yapılan “demeç düelloları”nı tribündeki futbol seyircisi gibi izlemek yerine, işimizi yapalım.

Ama doğru yapalım.

Yazarın diğer yazıları