Demek ki oluyormuş O halde olsun artık!

Demek ki PKK Önderi üstündeki tecrit, tamamen kırılabilir, Öcalan özgürce çalışma, tüm dünya kamuoyuyla iletişim haklarına kavuşabilir ve sonuçta İmralı’dan özgürlüğe çıkabilir.

Leyla Güven ve arkadaşlarının, 15’lerin direnişinden alınan “ilk sonuç” bize bu gerçeği çok açık gösteriyor. Demek ki insanlar bedenlerini “boş yere” eritmemiş, demek ki, özgürce yaşayabilmek için ölümü göze almamış, beyaz tülbentli anneler polislerin alçakça saldırılarına bu kadar büyük bir dirençle göğüs germemiş.

Demek ki olabiliyormuş.

Bu “olabiliyormuş”u herkesten önce ölüm orucu yapan 15’ler gördü. Onlar adına yapılan açıklamada şöyle dendi:

“2 Mayıs günü iki avukatın önderliğimizle yaptığı görüşmeyi her şeyden önce önemli ve değerli gördüğümüzü belirtmek istiyoruz. Ancak böylesi bir görüşme tecridin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Özünde yapılan görüşme tecrit koşullarında yapılmıştır ve bizler bu görüşme sürecini böyle okumaktayız.

Daha önce basına deklere ettiğimiz maddelerin gerçekleşmesi ve yasal güvencesinin adalet bakanlığı tarafından sağlanması gerçekleşene kadar direnişimiz devam edecektir. Her koşul ve şart altında tecrit kalkana kadar direnişimizden asla taviz vermeyeceğimiz bilinmelidir.”

Erdoğan rejimi, belli ki, tecride karşı sürdürülen direnişi “küçümsedi”. Daha önce Mehmet Öcalan’ı İmralı’ya gönderip, ardından direnişin çökeceğini sandığı gibi, son Avukat görüşünde olduğu gibi, “bir defalık bir izinle”, direnişi kolay yoldan kıracağını, sonra da “yoluna tecritle devam edeceğini” sandı.

Direnişçiler hem “oyunu” gördü, hem de direnişin adım adım başarıya ulaşacağını gördü.

KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan geçtiğimiz günlerde gazetemizde yazdığı bir yazıda “ölümler olmasın” diyerek, direnişin amacı olan “tecrit kalksın” talebini gölgeleyen yaklaşımları ve “devlet güçlü, direniş boşuna” teslimiyetçiliğini sert biçimde eleştirmişti. Onun öngörüsü gerçekleşti; hem rejimin zayıflığı ortaya çıktı, hem de ölümleri önlemenin yolunun “tecride son vermekten” geçtiği, “başarı yolunda elde edilen bu adımla” kanıtlanmış oldu.

Şu gerçek iyice anlaşılmalı: PKK ve PAJK direnişçilerinin, Leyla Güven ve arkadaşlarının eylemi yalnızca Öcalan’a uygulanan tecride karşı “duygusal bir tepki” değil, aynı zamanda faşist rejimin yıkılması yolunda stratejik anlamı olan bir direniş. O nedenle rejim, sinsi oyunlarla yakasını bu sondan kurtarmak için boşuna bir çaba içindedir.

Ne var ki, direnişin bu anlamını kavramak yerine, onlarla birlikte yürümekten kaçınanların, bu oyuna destek verircesine “tamam, artık başarıldı” diyerek “mutlu sona” bir film seyircisi gibi bir an önce kavuşmak hevesi utanç vericidir.

“Demek ki başarılıyor”… Asıl görmemiz gereken gerçek budur.

“Ama insanların ölümü pahasına mı?” diye soranlara ne denebilir? Onlar adresi şaşırmışlardır. Adres ne PKK’dir, ne özgür medya; adres zindandaki insanların hücre adresleridir. O halde konuşalım:

Şöyle: Öcalan’a uygulanan tecrit elbette insanların ölümü pahasına olmamalı. Ne pahasına olmalı? Nasıl olmalı? Ne yapılabilir? Direnişçiler rejime, son çare olarak, bu silahsız, bombasız, kansız yoldan tecridi kaldırma “imkanı” sunmuşken, bu “imkanı” kullanmayan diktatörlüğe diyecek sözümüz yok mu?

Bakınız; rejim direnişçilerin “barışçıl, silahsız yoldan” tecridi kaldırma imkanı sunmuşken; HDP İstanbul seçimlerinde rejimi geri çekilmeye zorlamak için “barışçıl, silahsız, parlamenter seçim yoluyla” altın değerinde bir “imkan” sunmuşken diktatör, “İBB seçimini eleştiren” TÜSİAD’a neler diyor?

“Bazı iş adamı grupları dün açıklanan bu karardan sonra baktık garip açıklamalar yapıyorlar. Bundan sonra da tabii ki bizden bu tavırlarınızla ülkemizin geleceğine yönelik bir normalleşmeyi konuştuğumuz dönemde seçim hukukunun işletildiği bir yerde böyle bir açıklamayı yaparsanız bunlar normalleşmeyi getirmez. Yanlış yapıyorsunuz. Herkes haddini bilecek. İş adamıysan sen işini yap, seçim yargısının bu noktada verdiği karara adeta müdahale mahiyetinde açıklamalar yaparsanız sizin de nerede olduğunuzu ortaya koyar, bizim de size bakış açımız değişecektir.”

Bu lafları ettikten sonra şöyle devam etti: “Bugün önümüzde duran manzara ekonomik sabotaj halidir. Bir dönem şehirlerimizi kana ve ateşe bulayan teröristlere ne yaptıysak onu yapacağız. Sınırlarımıza dayanan teröristlere ne yaptıysak onu yapacağız. Ülkemizi uluslararası kumpaslara sıkıştırmaya çalışanlara ne yaptıysak onu yapacağız.”

Öldürecek.

Soru şu: Diktatör, yalnız PKK’lileri, açlık grevcilerini değil, patronları, esnafları bile “öldürecek” olduğuna göre, bu rejimi yıkmak için “ölüm pahasına” mücadele gerekiyor mu, gerekmiyor mu?

Yazarın diğer yazıları