Demirtaş’tan tarihi savunma

HDP önceki dönem eşbaşkanı Selahattin Demirtaş tutuklu bulunduğu dosya kapsamında 16-17 Temmuz tarihleri arasında Ankara Sincan Cezaevi kampüsünde bulunan mahkemede görülen duruşmasına SEGBİS yoluyla katıldı. Yargılanan değil, yargılayan taraf olan Demirtaş, iki günlük savunmasında tarihe notlar düştü. Demirtaş’ın iki günlük savunmalarından derlediğimiz kısımları sizlerle paylaşıyoruz.

HABER MERKEZİ

Mahkemeniz 3 yıla yakındır Anayasaya, usule aykırı, hukuka aykırı bir şekilde tutuklu yargılıyor beni. Her duruşma öncesinde hatırlatıyorum. Türkiye’de sanki tutuklu yargılamak esastır, tutuksuz yargılamak istisnaymış gibi bir hava yaratılıyor. Ama hayır, siyasi davalarda tutuklama esas haline gelmiş durumda. Tecavüzcüler, hırsızlar, gaspçılar özellikle suç işlemiş güvenlik personelleri ile ilgili yargı bu konuda çok hassas. Tutuklu yargılamayı nedense zanlılar veya sanıklar için hak ihlali görecek kadar ileri bir hukuk anlayışı işliyor. Sadece bizim dosyalarımızda bu kural işlemiyor.

Recep Hantaş kararı skandaldır

Örneğin daha birkaç ay önce Diyarbakır’da parkta arkadaşıyla otururken, bir güvenlik personeli tarafından hiç yere -kamera görüntülerinden anlaşıldığı için söylüyorum, basına yansıdı- Recep Hantaş isimli bir Diyarbakırlı genç katledildi, öldürüldü orada. Tutuklandı güvenlik personeli galiba. Daha aradan birkaç ay geçmeden, daha duruşma başlamadan güvenlik personelinin çocuğu CİMER’den yani Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinden dilekçe ile başvuru yapıyor. Bu dilekçe de babasının haksız yere tutuklu olduğunu, öldürülen kişinin örgütün dağ kadrosunda olmasından dolayı da örgüte yakın kişiler tarafından sahiplenildiğini, onlarca avukatın davayı takip ettiğini, babasının tutuklu olması nedeniyle kendilerinin mağdur olduğunu vs vs… Tabii ki çocuğudur, yazabilir. Duygu ve düşüncelerini dile getirebilir. Ama ilginçtir ki, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi bu dilekçeyi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısına gönderiyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı da dilekçe kendilerine geldiği gibi tahliye talebinde bulunuyor. Diyarbakır Mahkemesi daha yargılaması başlamayan güvenlik personelini tahliye ediyor ve Cumhuriyet Başsavcısı CİMER üzerinden aileye bilgi verilmesi konusunda yazı yazıyor. Dolayısıyla Türkiye’de yargı öyle sanıldığı gibi de tutukluluğu esas olarak kabul etmiyor. Gerektiğinde böyle işliyor işte. Tabii ki, benim ailem CİMER’e başvurmadı, başvurmayacak. Ama size CİMER’den Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ve hatta başka kanallar üzerinden benim davamla ilgili başka bilgiler veya fezlekeler geliyordur.

Külliye ile AİHM’de karşı karşıya geleceğiz

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bir daire kararında tutukluluğumun siyasi faaliyetlerimi engellediği, siyasi amaçlarla yapıldığı ve AİHS’nin 18’nci Maddesi’nde belirtilen ‘sözleşmenin kötü niyetle, sözleşmede belirtilen anlaşılabilir tutuklama süresinin başka niyetlerle ihlal edildiği ve kısıtlandığını’ tespit etti. 18 Eylül’de Strasbourg’da, 17 kişilik AİHM Büyük Dairesi önünde bu dava tekrar görülecek. Oradaki tablo, yani başvurucu olarak benim bulunduğum dosyadaki tablo çok daha adil bir görüntü çiziyor. Çünkü hiç değilse masanın karşısında gerçek muhataplarım var, Adalet Bakanlığı var. Burada siz varsınız ve sanki yargılama yapılıyormuş gibi oluyor. Ama Strasbourg’da tam da olması gerektiği gibi bir tarafta Adalet Bakanlığı’nın yetkilileri, bir tarafta da benim avukatlarım o davayı görecekler. Burada asıl olması gereken oydu. Mümkünse Adalet Bakanlığı’ndan temsilciler – kim gelecekse –  ya da Külliye’den temsilciler, – kim gelecekse – savcılık makamına hiç değilse onlar otursaydı çok daha adil ve gerçekçi bir görüntü oluşmuş olurdu.

Yunanistan’a gönderseniz de gelip hesap sorarım

Tutuklanmamızın kendisi yasadışı ve suçtu ama 12 milletvekili seçilirken de yine politik sebeplerle hareket edildi. Geri kalan milletvekili arkadaşlarım peki kendileri ifade vermeye gitti mi? Hayır, gitmedi. Bu kararı almamızın arkasında durdular ve onlar hakkında zorla getirilme kararları çıkarıldı ve zorla getirmeyle birlikte gittiler savcılıkta kendi ifadelerini verdiler. Yurtdışına mı kaçtılar? Hayır. Yargılanıyorlar, halen yargılanıyorlar. Ben mahkemenize ifade vermem, ben bırakılırsam kaçarım, ben bırakılırsam savunma yapmam algısını neden yaratmak istiyorsunuz? Bu bana hakarettir. Kabul etmiyorum. Siz beni tahliye ettikten sonra Yunanistan sınırının öbür tarafına bıraksanız ben kendim bu tarafa atlarım, gelirim. Çünkü burada konuşmam, hesap sormam gerekiyor. Bizi buraya attıranlardan hesap sormam gerekiyor. Siz duruşmadan hariç de tutsanız beni, her duruşmaya gelip burada çatır çatır kamuoyu önünde seçmenlerimin onurunu, temsil ettiğim iradenin onurunu savunurum ben. Kabul etmiyorum böyle bir şeyi, dolayısıyla hakaret olarak algılıyorum. Hiçbir şey yazmayabilirsiniz umurumda değil ama kaçacağım şeklinde imalarda bulunarak AKP’ye meydan okuduğum bir cümleyi oraya tutukluluğun gerekçesi olarak yazmamalısınız. Sizden şahsi olarak da özel olarak da istirham ediyorum, yapmayın. Başka kanuni gerekçelere dayanabilirsiniz ama benim kaçacağım şeklinde bir imayı bile kabul etmiyorum.

PKK’ye silah bırakmayın mesajı veriliyor

Neden Selahattin Demirtaş, neden bu soruşturmalarda Selahattin Demirtaş’la ilgili emniyet rapor tuttu savcının önüne koydu? Neden savcı sadece benimle ilgili fezlekeler hazırlayıp meclise gönderdi? Neden diğer konuşmacılar ya da katılımcılar hakkında soruşturma yürütülmedi? Ya da yürütüldüyse anında takipsizlik kararı çıkarıldı ve dosyalar kapatıldı? Olması gerektiği gibi yapıldı. Neden benimki ayrı tutuldu? Evet, ben nedenini biliyorum. Halkımız da nedenini biliyor. Kamuoyu da nedenini biliyor. Hiç şüphem yok ki beni yargılayan şu anki üç hâkim de en az benim kadar bunun nedenini biliyor. Dolayısıyla bu fezleke siyasi saiklerle hazırlanmış bir fezlekedir. Ola ki Kürt sorunun barışçıl çözümünde Demirtaş, Gültan Kışanak, sonrasında Figen Yüksekdağ, birlikte eş genel başkanlık yaptığım arkadaşlarım parti yöneticilerim siyasi inisiyatif alıp da şiddeti sonlandıracak, savaşı bitirecek girişimlerde bulunmasınlar, onu akıllarına dahi getirmesinler diye yapılmış baskılardır. Bunlar bizi korkutma amacı ötesinde, bizim korkmayacağımızı biliyorlar. Şunu demeye çalışıyorlar. Yani siz silahı bırakın diyorsunuz ama PKK’ye silahı bırakın çağrısı yapıyorsunuz ama işte müzakere olsun Öcalan’la, PKK silahları bıraksın diyorsunuz ama bakın biz sizi konuşturmayız haberiniz olsun, böyle siyaset falan da yapamazsınız. Bunu bize demiş olmuyor, Kürtlere demiş oluyor. Aslında PKK’ye demiş oluyor. Bu soruşturmalarla PKK’ye subliminal, siyasi alt mesaj veriyorlar. Net olarak şöyle diyorlar: “Ey PKK yöneticileri, Kandil’dekiler, biz sivil siyasetçilere bile siyaset yaptırmıyoruz. Siz niye silah bırakmayı tartışıyorsunuz ki?”

Gençlerin kanı üzerinden siyaset yapan alçaktır

İnsanların İmralı’da, Ankara’da, Kandil’de söyleyemeyeceği kadar cesaretle barışı savunduk. Kandil’dekiler bize saygı duydular, barışı savunma cesaretinizden dolayı. Açık söyleyeyim hükümetten sizden daha fazla saygı duydular. Benim PKK üyesi yöneticisi olmadığımı sizin kadar onlar da iyi biliyor. Bir barış siyasetçisi, özgürlüklerin genişletilmesi için seçilmiş bir sivil siyasetçi olarak bize saygı duydular. Çağrılara kulak verdiler. Ateşkes ilan ettiler, Öcalan’ın yaptığı ”Geri çekilin, Türkiye sınırlarını terk edin” çağrısını kabul ettiler. Bunlar da öyle kolay olmadı. Öcalan çağrı yapınca örgüt hemen gereğini yapmadı. Ben, Sırrı Süreyya Önder arkadaşım, bugün hapiste, İdris Baluken arkadaşım, Sincan’da mahkemenizin birkaç yüz metre ilerisinde hücrede, hakeza Pervin Hanım defalarca gidip ikna etmeye çalıştık. Kandil’deki KCK yetkilileri ile toplantılar yaptık, Öcalan’ın niyetini anlatmaya çalıştık. Hükümetin niyetini yüz yüze anlatmaya çalıştık. Toplumun beklentisini yüz yüze anlatmaya çalıştık. Bunları kendi kavramlarımızla, kendi konuşma biçimimizle yaptık. Meydanlarda da bunu yapmaya çalıştık. Şimdi hükümetin bilgisi, onayı ve çıkmış olan bir yasanın bize sağladığı güvence ile bu görüşmeleri yapmak mı doğrudur, yoksa Pençe Harekatları yapmak mı doğrudur? Eğer bu yöntemle hiç kimsenin burnu kanamadan çözüm alınacaksa, konuşarak tartışarak sorunu çözmek daha onurlu, erdemli bir tutum değil mi? Siyasetçiler güvenlik personelinin, askerin polisin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Kürt siyasetçiler de Kürt gençlerinin kanı canı üzerinden siyaset yapamaz. Yapan alçaktır, haysiyetsizdir. Kim yapmışsa, Kürt siyasetçi, Türk siyasetçi; alçaktır. Şerefsizliktir.

Öcalan devreye girmeli

Yine benzer bir süreçten geçiyoruz. Ben Öcalan’ın devreye girmesi gerektiğini halen düşünüyorum. Avukatları ile ve başka heyetlerle görüştürülmeli. PKK’ye çağrı yapılacaksa, çağrı yapmasına imkân sunulmalı. Kansız, silahsız, şiddetsiz, demokratik yol ve yöntemlerle sorun çözülmeli. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen gün şöyle bir açıklama yaptı: “Bize bir adım atana biz on adım atarız” dedi. Bunu neyle ve kimle ilgili söylemiş olursa olsun, ben de buradan kendisine söylüyorum; kendisi demokratikleşme konusunda bir adım atarsa, biz de kendisine ve parlamento çatısı altındaki çalışmalarda on adım atarız. CHP, İYİ Parti, MHP başta olmak üzere, parlamento dışındaki partiler de dahil, demokratikleşme ve barış konusunda inisiyatif üstlenirlerse onlara da on adım atarız.

Ben HDP adına söz söyleme hakkına, temsiliyetine sahip değilim ancak partimin de böyle düşüneceğinden kuşku duymuyorum. Biz önümüzdeki dönem siyasetini de yıllardır yaptığımız gibi barış siyaseti olarak sürdürmeye devam ederiz. Yerel seçimler bitmiştir. Türkiye demokratikleşmeye, yeni anayasaya ve barışa odaklanmalıdır. HDP de, ben de, seçmenlerimiz de kim ki demokrasiden yana tutum alırsa onun yanında yer alma konusunda kararlı olacağız. Bütün partileri de, parlamentoyu da bu şekilde dikkatle izlemeye devam edeceğiz. Ne Cumhur İttifakının, ne de Millet İttifakının parçası değiliz. Demokrasinin yanındayız. Kim ki demokrasi konusunda samimi, ciddi, somut, hızlı adımlar atar ve yanında durursa, seçmenlerimizle birlikte oraya doğru on adım atarız. Bunu belirtmiş olayım.

Herkesi kucaklayan bir dil kurabilmeliydim

O süreçte hassasiyetlere özen göstermeliydik. En azından bundan sonra doğacak barış ihtimallerini veya fırsatlarını siyasetçiler değerlendirirken bizim bu düştüğümüz yetmezlikler, eksiklikleri de dikkate almalılar. Türkiye toplumunu bütünlüklü olarak ele almak zorundayız. Kürtlerin hassasiyetini dikkate alırken, geri kalan toplumun hassasiyetlerini dikkate almazsak yine barış kamuoyu oluşturamayız. Kürtlerin hassasiyetlerini ezip geçerek Türklerin geri kalanını dikkate almaya çalışacaksın, bu da toplumsal barış kamuoyunun oluşmasını engeller. Dolayısıyla Türkiye’nin tamamını kucaklayacak ortak bir dil kurma hususunda ez azından şahsım adına eksikliklerim olduğunu düşünüyorum.

Mahkemenin ceza kararı vereceğini biliyorum

İçinde Selahattin Demirtaş geçen, eşbaşkan geçen, HDP geçen, HDP Eşbaşkanı geçen Türkiye genelinde ne kadar bilgi, belge varsa Ankara 19 Ağır Ceza Mahkemesine gönderilsin diye Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının ortak, gizli talimatları ve siyasi müdahaleleri nedeniyle bu belgeler gelip dosyaya giriyor. Bunu ben de siz de çok iyi biliyorsunuz. Selahattin Demirtaş’la ilgili en küçük bir delil bulursanız Ankara 19’a gönderin. Niye, çünkü Ankara 19 Ağır’daki 500 küsur sayfalık iddianamede bir tane elle tutulur delil yok. Yarın bu mahkeme buna ceza verecek. Verecek. Mecbur verecek. Bu kadar tutuklu tuttuktan sonra beraat mı verecek? Tabii ki ceza verecek.

Savcı iseniz mütalaanızda ciddi olacaksınız

Gerçekten, bütün deliller örgüt üyeliği ilgili kurulmuş deliller sahte, kumpas. Üç yıldır yasadışı bir şekilde beni bu hücrede tutuyorsunuz. Ve savcı oradan, üç cümleyle katalog suç, alt sınır üst sınır dalga mı geçiyorsunuz benimle ya. Ben 12 yıl milletvekilliği, iki defa cumhurbaşkanlığı adaylığı yaptım bu ülkede. Benimle ilgili mütalaa kuracaksanız. Ciddiyetle hukukun ciddiyetine yakışır bu davanın ciddiyetine yakışır, mütalaa kuracaksınız. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı alacak önüne, satır satır inceleyecek. Varsa hukuki mütalaası yazacak savcıya verecek. Savcı ciddi ve sağlıklı bir şekilde mütalaasını yapacak. Ciddi bir mütalaa kuracak ki bizde cevap verelim. Bir milletvekilini, eş genel başkanı 3 yıl içeride tutacaksın yargılama sürerken, katalog suç, bilmem alt sınır – üst sınır ve tutukluluk halinin devamına… Sen çocuk mahkemesinde bunu yapamazsın ya! Uyduruk bir dosyada bunu yapamazsın. Trafik kazasıyla taksirli yaralamadan dolayı tutukluluk gerektiren bir dosya varsa bu dosyayı veremezsin. Alay mı ediyorsun? Onurumuzla oynamaya mı çalışıyorsun? Kabul etmiyorum böyle bir şeyi. Zinhar reddediyorum. Biz onurumuzla burada yargılanıyoruz. Bu ciddiyetsiz mütalaayı ve yargılamaya ciddiyetsiz yaklaşımı reddediyorum. Mütalaayı aynı şekilde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına aynı şekilde iade ediyorum. Alsın bir daha okusun.

Sizden tahliye talep eden şerefsizdir

Daha dün, bakın dün, Veterinerlik Fakültesinde kendi bünyesindeki kadın asistanına tecavüzle suçlanan profesör için 37 yıl suç isnadıyla iddianame hazırlanıp duruşma günü belirlendi. Tecavüzden yargılanacak. Kadının beyanı var. Fakat profesör mağdur olmasın diye, tensip beklenmeden, tensip öncesi tahliye edildi. İddianame kabulü öncesi tahliye edildi. 2 ay yatırılmadı cezaevinde, 2 ay! Yüksek Öğretim Kurulu derhal emekliliğini kabul etti ve emekli edildi. Emeklilik hakkı verildikten sonra meslekten ihraç edildi, emekliliği yanmasın diye. İnsanın kanı donuyor ya insanın kanı donuyor. Yahu bu nasıl bir anlayıştır! Tutanaklara geçsin diye söylüyorum. Onun tutuksuz yargılandığı bir yerde tutuksuz yargılanmayı talep etmeyi onursuzluk kabul ediyorum. Haysiyetsizlik kabul ederim. Siz tecavüzcüleri serbest bırakın, Selahattin Demirtaş’la ilgili mütalaayı verirken sakın ola ki tahliye talep etmeyin. Gidin bu taciz tecavüz mafya, katil, ne kadar bu it sürüsü varsa onların tahliyesini talep edin. Selahattin Demirtaş sizden tahliye talep etmeyecek, sizin kulaklarınız bunu duymayacak. Selahattin Demirtaş, sizden tahliye talep ediyorum cümlesini kurarsa şerefsizdir. Tahliyemi talep etmiyorum. Dosyamın son gününe kadar da tutuklu da olsam tutuksuz da olsam geleceğim bu sanık kürsüsünde temsil ettiğim iradenin onurunu haysiyetini koruyacağım.

Kürt’üm, vatanım da Kürdistan’dır

Konuşmamın bir yerinde diyorum ya “Kürt dediğimiz de birilerinin tüyleri diken diken oluyor ya da “Kürdistan dediğimiz de birinin tüyleri diken diken oluyor.” İşte bu savcı da o savcılardan. Tüyleri diken diken olanlardan, belli. Dolayısıyla orada küçümsemek istemiş. Bazı fezlekelerde de var. Altını çizerek belirtmiştim. Genelde böyle şekli şeylere takılmam. Fakat burada özle, esasla ilgili bir mevzu var, hakaret etmek istiyor. Ben buradan savcıya da, mahkeme heyetinize de bütün yargı mensuplarına da şunu söylemek istiyorum. Ben bir Kürdüm. Etnik olarak Kürdüm. Siz bana Kürt değilsiniz demediğiniz müddetçe de Kürtlüğümü çok da hatırlamıyorum işin doğrusu. İnsanlığımı hatırlıyorum daha çok. Ama siz bana böyle yaptığınız müddetçe sadece baş harfini değil bütün harfleri büyük okuyarak söylüyorum ki, BEN KÜRDÜM ve BENİM VATANIM DA KÜRDİSTANDIR. Kürdistan’ın da sadece baş harfini değil bütün harflerini büyük harflerle tutanağa geçirin diyorum. Bu hakareti de savcıya aynı şekilde iade ediyorum.

Kürdistan realitedir

Evet, Kürdistan vardır. Evet daha önceki duruşmada da söyledim, Binali Yıldırım söyledi diye değil, Tayyip Erdoğan söyledi diye değil, Sultan Sencer yazdığı için değil, Abdülmecit Kürdistan madalyonu bastığı için değil, Mîr Bedirxan Kürdistan beyi olduğu için değil, Selçuklular’da Kürdistan, Osmanlılar’da Kürdistan eyaleti, İran’da Irak’da Kürdistan eyalet bölgesi olduğu için değil tarihi olarak coğrafi olarak bir realite olduğu için Kürdistan vardır. Bir coğrafyadır, benim de ana vatanımdır.

Yazarın diğer yazıları

    None Found