Demokrasi hurdalığı

Dünya her geçen gün ortalığı kaplayan ve üste yığılan demokrasi enkazları sayesinde büyükçe bir hurdalığı andırmaya başladı. Bunun nerede duracağı ise fazlasıyla belirsiz.

Bu hurdalığın en “ışıltılı” parçalarından biri “Washington’daki Büyük Beyaz Baba” kılığında. Geçen hafta Trump “ABD demokrasi”sinin aslında bir iddia olmaktan öte gidemediğini kendisinin de savaş sanayinin sadık bir temsilcisi olduğunu tek bir hamle ile sergilemekte tereddüt etmedi. Çünkü temsil ettiği kesimlerin manipülasyon işlerinde yarın da yanında olacaklarını biliyordu. Aslında Trump basit bir şey yaptı, elindeki yetkiyi kullandı. “Acil durum var” deyip Senato ve Temsilciler Meclisi’nin (yani halkın temsilcisi olduğu varsayılan kişilerin) Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne silah satışını yasaklayan kararını öteleyip, yaklaşık 8 milyar dolar değerindeki daha önce yapılmış olan 22 silah anlaşmasını yürürlüğe sokacağını açıkladı. Tabii ki tepkiler geldi yasa yapıcılardan, ama nafile. Burada mesele aslında Trump’ın pervasızlığı değil, başkanların elinde “acil durum” gerekçesiyle diktatörlük yapabilme hakkının olması. Daha da önemlisi ABD halkının/dünyanın kendilerini çok yakından ilgilendiren ve sonuçları vahşetten başka bir şey doğurmayacak olan savaş politikaları karşısındaki suskunluğu, söz alma girişiminde bulunmayışı. Herkesin olağan karşıladığı, başka ülkelerinkinden kat kat fazla olan ABD’nin 2020 yılı için 750 milyar dolarlık “savunma” bütçesi tasarısı ise henüz kanlı enkaz yığının içine dahil değil.

Tabii bu arada başkanlık koltuğundaki doymayan şahsın inşaat ihalelerinin kime verileceği konusunda mevkisini kullanması pek de sorun yapılmazken, ABD’nin DAİŞ’in yaratılmasındaki rolünü de ifşa eden Assange gibi bu çağın kahramanlarını, dünyanın egemenlerinin el birliği ile sonsuza kadar hapsetmeye, yok etmeye çalışması elbette tesadüf değil.

Bir başka demokrasi enkazı ise Avrupa’da. Geçtiğimiz Pazar tamamlanan AP seçimlerinden Merkez sağ ve sol diye nitelenen idare-i maslahatçı partiler yenilgiyle çıktı. Asıl dikkat çeken doğal olarak neo-faşist hareketin yükselişi. AP’deki sandalye sayısının yaklaşık yüzde 25’ini almaları kuşkusuz sokaklarda Nazi üniformaları ve trampetler eşliğinde uygun adım yürüyen güruhlara daha fazla cesaret verecektir. Seçime katılım yüzde 50.95 ile 1994’ten beri en yüksek seviyesine ulaşmış olsa da kritik sorun burada düğümleniyor. Bugüne kadar AB politikaları teknik bir meseleymişçesine kitleleri siyasetten soğutan geleneksel AB yönetimleri bugün bu apolitikleştirmenin ürününü topluyorlar.

AB’nin yarısı sandık başına gitmeyi zül sayarken, ırkçı-göçmen karşıtı yalan ve demagojilerden etkilenen, neo-liberalizm tarafından hayatları gasp edilmiş yığınlar “kurtuluş için” yeni Hitlerler aramakta beis görmüyor. AB geleceğin toplumu olabilir mi ayrı bir mesele, fakat burada “AB idealleri” diye tasvir edilen şeyleri dahi mümkün kılmanın, bürokratik girdaplar değil ancak doğrudan demokrasiyle hayata geçirilebilir olduğu görülmediği taktirde neo-faşist gelişmelerin karşına çıkmak olasılığı bir hayli zayıflar. Bütün bu olanlar karşısında “Aslında AB yanlılarının oyu arttı, Yeşiller yükselişte…” türünden Polyanacı avuntularla oyalanan eğilimler de var kuşkusuz. Fakat bunun geleceği kurtarmayacağı şimdiden aşikar. Yakın vadede toparlanma imkanı gözükmeyen AB’nin ABD, Rusya ve Çin’in çekiştirmelerine ne kadar direnebileceği ise bir hayli şüpheli.

Dünyada köklü değişikliklerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu çok sayıda gücün, farklı açılardan müdahalede bulunarak aynı anda dünyayı kendi lehlerine çevirme girişimi olarak yorumlanabilir. Gerçekte “kısa”, bizim hayatımız içinse bir hayli büyük olan bu zaman diliminde, değişkenlerin çokluğu ve daha da önemlisi her şey halen biz içindeyken şekillenmeye devam ettiği için mecburen olasılıklar üzerine düşünmek kaçınılmaz…

Yazarın diğer yazıları