Demokratik Türkiye herkese lazım

Açığa çıktı ki, Tayyip Erdoğan aslında başkanlık sistemi istemiyor. Çünkü mevcut ulus-devlet statükosunun değişmesini istemiyor. Her ne kadar kendini değişimci gösterse de, yine fiili de olsa mevcut sistemi değiştirdiğini söylese de, aslında zihniyet ve siyaset bakımından mevcut ulus-devlet sisteminde hiçbir değişiklik yapmıyor. Tayyip Erdoğan’ın yapmak istediği tek şey tüm yetkileri elinde toplamaktır. 1930’ların ve 40’ların “Milli Şeflik” sistemini yeniden getirmektir. Yani bir tek adam diktatörlüğü kurmaktır.

Kuşkusuz bu da 1940’ların İsmet İnönü yönetimine tekabül etmektedir. Bu yönüyle Tayyip Erdoğan’ın siyaseti aslında Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasetiyle örtüşmektedir. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu da İnönü çizgisini izlemektedir. Bunu en açık bir biçimde başkanlık sistemi tartışmalarında görmek mümkündür. Kemal Kılıçdaroğlu, başkanlık sisteminin Türkiye’ye eyalet sistemini getireceğini, bunun da “Türkiye’yi böleceğini” düşünerek başkanlık sistemine karşı çıkmaktadır. Tayyip Erdoğan ise başkanlık sistemi üzerine tartışmalarla çıktığı yolda eskinin “Milli Şeflik” sistemine, yani partili cumhurbaşkanlığı düzenine ulaşmış bulunmaktadır.

Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nu böyle düşündüren ve ortak bir noktada buluşturan elbette Kürt karşıtı zihniyet ve siyaset olmaktadır. Yani çocukken okullarda öğrendikleri ulus-devlet zihniyeti böyle düşünmeye götürmektedir. Dersimli bir Kürt ve Alevi olan Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geldiğinde birçokları CHP’nin geçmişteki ulus-devlet faşizminden uzaklaştırılacağını ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun demokrasiye açık bir çizgi izleyeceğini sanmış ve umut etmişti. “Değişim” ve “Yenilik” sözleriyle iktidara gelen Tayyip Erdoğan da benzer bir izlenim vermiş ve umut yaratmıştı.

Ancak her ikisi açısından da bu tür umut besleyenler şimdi yanıldıklarını anladılar. Açığa çıktı ki, her ikisi de ulus-devlet faşizmi çizgisinin sadık birer militanları konumundalar. Neden? Çünkü ulus-devlet faşizmi dışında düşünemiyorlar. Zihniyet ve çıkar olarak ulu-devlet faşizmine göbekten bağlılar. Her ne kadar değişimden ve demokrasiden söz etseler de, mevcut ulus-devlet statükosunu bağnazca savunuyorlar. Türkiye’de, Ortadoğu’da ve dünyada mevcut statükonun savunucusu oluyorlar. Neden? Kürt düşmanı bir zihniyetle şekillenmişler de ondan.

Zihniyet ve siyasetlerinin tek ölçüsü var: Kürt karşıtlığı ve Kürt düşmanlığı! Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu, ABD’deki başkanlık sisteminin Türkiye’yi böleceğini düşünüyor. Mevcut sistemde en küçük bir değişim olursa ondan Kürtlerin yararlanacağını ve Türkiye’nin bölüneceğini hesap ediyor. Federatif siyasi sistemleri “Bölücülük” olarak niteliyor. Bu temelde aslında Devlet Bahçeli ile aynı zihniyette olduğunu ortaya koyuyor. Aradaki fark, Bahçeli daha açık konuşup davranıyor, Kılıçdaroğlu ise daha maskeli ve aldatıcı davranıyor.

Tayyip Erdoğan’ın da zihniyet ve siyaset olarak Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’dan farklı olmadığı açıkça görülüyor. Tayyip Erdoğan’ın sözde başkanlık sistemi istiyor olması bu bakımdan hiçbir farklılık ortaya çıkarmıyor. Demek ki aslında Tayyip Erdoğan da başkanlık sistemi istemiyor. Eğer başkanlık sistemi istese ve bu temelde mevcut ulus-devlet sisteminde değişiklik öngörse, o zaman bu kadar Kürt düşmanı olabilir mi? Belli ki mümkün değil. Çünkü mevcut sistemde yapılacak değişikliğin ve başkanlık düzeninin Kürtler açısından da bazı avantajlar yaratacağını bilir ve kabul eder.

Oysa Tayyip Erdoğan Kürt karşıtlığı ve düşmanlığında Devlet Bahçeli ile tamı tamına aynı düşünüyor. Son zamanlarda söylediklerine bakıldığında Bahçeli’yi bile geride bıraktığı görülüyor. Örneğin “Ya baş eğecekler, ya baş verecekler” diyor. Yani ya teslim olacaklar, ya da yok edilecekler demek istiyor; Kürtler için teslimiyet ve yok edilme dışında bir seçenek öngörmüyor. Kürtlere karşı yürüttüğü soykırım savaşını ilk insandan başlayan ve son insana kadar sürecek olan savaş biçiminde tanımlıyor. Kürtlerin özgürlüğünü isteyenleri “Bir avuç hain” olarak tanımlıyor ve hepsinin yok edileceğini söylüyor. 

Tayyip Erdoğan’ın Kürdistan’a katliam için göndermeye hazırladığı özel hareket polisleri önünde söyledikleri, onun aslında ne kadar Kürt düşmanı ve soykırımcı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kürdistan’da yapılan tüm katliam ve soykırımlardan tamamen Tayyip Erdoğan’ın sorumlu olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Tayyip Erdoğan açıkça “Kürtleri katletmelerini, Kürdistan’ı yakıp yıkmalarını” emrediyor. Erdoğan bu konuda ”Kararlı olmak gerektiğini” söylüyor. Demek ki kararsız davrananlar, yani Tayyip’in emrini uygulamada isteksiz olanlar var.

Burada Tayyip Erdoğan’ın Kürt düşmanlığı, soykırımcılığı, katliamcılığı üzerine çok şey söylenebilir. Fakat iki husus üzerinde bir kez daha durmak önemlidir. Birincisi, Tayyip Erdoğan’ın Kürt soykırım savaşını yürütürken ortaya attığı ve dayanmaya çalıştığı tezler çürük ve yanlıştır. İkincisi ise, Tayyip Erdoğan ne kadar çok kararlıymış gibi görünse de, aslında içten içe ciddi bir kararsızlığı yaşamaktadır. Çünkü yaptıklarının bir soykırım ve insanlık suçu olduğunu kendisi de bilmektedir. Yine amaçlarını başarma gücünden tümden düşmüş olduğunu kendisi de görmektedir.

Dikkat edilirse, Erdoğan adeta yirmi dört saat ve yırtınırcasına çalışmaktadır. Herkesle görüşmekte ve her işle uğraşmaktadır. Bir akşam Ankara’da, bir akşam İstanbul’dadır. Bazen de gizli olarak Mardin veya başka bir Kürt şehrine gitmektedir. Her akşam bir de değil birkaç iftar sofrası vermektedir. Peki niçin? Belli ki insanlar Tayyip Erdoğan’ın savaş siyasetini istekle uygulamıyorlar. Türkiye’de ve dünyada savaş karşıtlığı çok fazladır. Erdoğan iktidar tarihinin en zayıf ve tecrit olmuş bir dönemini yaşamaktadır. Artık Tayyip devrinin sonu gelmiştir ve yıkılma zamanı yakındır.

Tayyip Erdoğan tarihi ve toplumsal olarak Kürt toplumuna ait ne varsa hepsinin yakılıp yıkılmasını istemekte ve her şeyi Türklük temelinde yeniden inşa etmeyi öngörmektedir. Bunu da Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu anlayışına dayandırmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın ulus-devlet tekçiliği MHP ve CHP anlayışının aynısıdır. “Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla,…Türkiye’de yaşayan herkes Türktür” demektedir. “Ya herkes Türk olacak, ya da çıkıp gidecek” demektedir. 

Açık ki Tayyip Erdoğan’ın bu yaklaşımı klasik işgalciliği ve sömürgeciliği de aşmakta ve tamı tamına bir soykırımcılık olmaktadır. Kendisi dışarıdan gelmiş, Kürt topraklarını işgal ediyor, sonra da “Burası bizim vatanımız, teslim olmazsanız çıkıp gidin” diyor. Dağdakinin gelip bağdakini kovmasına benziyor. Bu amaca ulaşabilmek için de Türkiye toplumunun tüm imkânlarını seferber ediyor. Türk gençlerini Kürdistan’a ölüme gönderiyor. Rusya’dan İsrail’e kadar herkese el açıyor ve yalvarıyor. Türkiye’de tam bir faşist devlet terörü uyguluyor.

Çok açık ki, Tayyip Erdoğan’ın da taşıdığı Kürt düşmanı ulus-devlet milliyetçiliği Türkiye’yi bir faşist diktatörlük yapıyor. Bu ulus-devlet faşizmi Kürdü soykırıma tabi tuttuğu gibi, Türkiye’de yaşayan herkesi de ağır faşist baskı ve sömürü altında tutuyor. Sadece bir avuç faşist çete bunun dışında kalıyor. Eğer böyle gider ve Tayyip Erdoğan’ın faşist saldırganlığı önlenmezse, sonuçta Türkiye’nin ciddi bir ruhsal ve zihinsel sendroma gireceği anlaşılıyor. 

Tayyip Erdoğan’ın kendi iktidarı ve yaşamı için geliştirdiği bu topyekûn faşist özel savaşa karşı Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi kahramanca direniyor. Kürtler “Demokratik Türkiye ve Özgür Kürdistan” için her şeyini ortaya koyuyor. Fakat demokratik Türkiye sadece Kürtler için gerekmiyor, Türkiye’de yaşayan herkese gerekiyor. Sadece Türkiye’de yaşayanlara da değil, tüm Ortadoğu halklarına ve insanlığa gerekiyor. Çünkü mevcut AKP faşizminin tüm insanlığın başına bela haline geldiği açıkça görülüyor. 

Bir de şunu belirtelim: Türkiye’deki mevcut ulus-devlet faşizmi yıkılabilir ve yerine Kürt sorununun çözümüne dayalı bir Demokratik Türkiye inşa edilebilir. Tayyip Erdoğan’ın iddiasının aksine, Türkiye demokratik yeniden yapılanmayı daha hızlı ve köklü geliştirebilir. İşte şimdi bunun zamanıdır. Ulus-devlet statükoculuğunun yıkılma ve Demokratik Türkiye’nin inşa edilme zamanı gelmiştir. Tarihi devrimci-demokratik görev, zaman geçirmeden bunu başarmaktır.

Yazarın diğer yazıları