Demokratikleşmeden de olur mu?

Diyarbakır İHD şubesinin “dört aydır çatışma yok, asker ve gerilla ölmedi, bölgede hak ihlalleri azaldı” açıklamasını çok önemsedim… Çünkü otuz yıllık savaşın içine doğan gençlere, “Demek ki savaş kaderimiz değilmiş” dedirtecek bir tespit bu. Evet demek ki, devlet isteyince ölümler duruyormuş, Kürtlerin hakları, özgürlükleri, talepleri şiddetle bastırılmadan tartışılabiliyormuş. Demek ki dün Kürtlere cani, bebek katili, terörist derken, bugün aynı masada karşılıklı konuşarak anlaşanlar halkı kandırmış ya da dün nefretle söylenen bu sözler bir hataymış… Öyle ya, yoksa neyle açıklanır dört aydır çatışma ve ölüm olmaması, siyasette Kürtlere dair değişen dil, üslup?

İstanbul ana KCK davasında Kürtçe savunmalar yapılmaya başlandı örneğin. Tutsak Kürt siyasetçiler avukatları tarafından mahkemeye getirilen tercümanlar aracılığı ile savunmalarını yapıyorlar. Mahkeme heyeti gayet sakin savunmaları dinliyor. Aklımıza yasaklarla, hakaretlerle, saldırılarla geçen önceki duruşmalar geldiğinde, bir duygu karmaşası yaşanmıyor değil elbet. Mahkeme aynı mahkeme, heyet aynı heyet ama tavır sakin, anlayışlı ve anadil hakkına saygılı. O mahkeme salonunda görünüyor ki; anadilde savunma yapmak ülkeyi böler diyenler de yalan söylemişler bunca zaman…   
Sadece Kürtler değil, tüm topluma yansıyan sonuçları var çözüm sürecinin. Zorunlu askerlik hizmetine gitmeyi adam olmanın bir adımı olarak görenler, cenaze yerine düğün hayali kurabilecekler artık. Gencecik çocuklar dağlara çıkmak, silaha sarılmak yerine eğitim ve kültürel gelişmeye, bölgenin ekonomisine, siyasetine, bilimsel gelişmesine dahil olacaklar, etkide bulunabilecekler…
Evet, otuz yıl sonraki bu ilk dört ay, sırf ölümlerin durması ve çözüm kapısını aralamış olması nedeniyle bile halklar adına bir kazanım ve tarihi bir zaman dilimini gösteriyor. Bu süreçte başka ne çeşit kazanımlarımız olacak, Kürtlerin etnik kimliklerine bağlı hakları yasalarla güvence altına alınacak mı bilmiyoruz. Ancak görünen o ki, bütün bu gelişmeler devletin despot, yasakçı yönetme anlayışının gölgesinde gerçekleşecek.
Nitekim; AKP iktidarının devleti koruyucu siyasi yaklaşımları ve toplumu yeniden dizayn etme gayretinin sonuçları insan hak ve özgürlüklerine açıktan ve pervasız saldırılar olarak yansıyor. Toplumsal gösterilere yönelik polis saldırıları, biber gazlı saldırıların mahkeme salonlarına kadar girmesi, muhalefetin tam anlamı ile susturulması çabası, emekçilerin işçilerin çalışma, grev ve direniş haklarına yönelik saldırılar, yasakçı despot bir yönetim anlayışının devam ettiğini gösteriyor. Alkol yasağı ve toplumsal yaşamda erkek kadın ilişkilerinin dizaynında dini inançların istismarı AKP’nin, itiraz eden sorgulayan değil, devletin verdiği ile yetinen, devletin eksikliklerini Allah’tan sayıp şükreden bir toplum yaratma çabası içinde olduğunu gösteriyor.
Bu anlayışın sonucu olarak; Silivri’de KCK davasında Kürtçe savunmayı sakin sakin dinlerken ve neredeyse her talebi kabul ederken, Kartal Adliyesi’nde 19 Aralık Katliamı Ümraniye davasının duruşma salonuna biber gazı ve jop kullanarak saldırılıyor…
Görünüyor ki; devlet demokratikleşme ya da özgürlükler konusunda eski yasakçı despot tutum ve anlayışında ayak diriyor. Kürtlere farklı davranması ise tamamen güç ilişkilerinden kaynaklı. Kürtlerin kararlı ve başarılı mücadelesi, devleti Kürtlerin kimlik talepleri karşısında taviz vermeye zorluyor.
Ancak demokratikleşmeye, insan hak ve özgürlüklerini güvenceye kavuşturmaya direnen bugünkü devlet yapısı ve iktidarın, halihazırdaki bu tavizlerle Kürtlerin taleplerini tam olarak karşılayamayacağı gibi, toplumun benzer taleplerine de cevap olamayacağını söylemeye gerek yok sanıyorum.

Yazarın diğer yazıları