Derin Devlet Konuşuyor: Biz Yönetiyoruz

Cihan DENİZ

Türkiye’de kayyumlardan bahsedilecekse ilk olarak AKP’ye atanan kayyumların üzerinde durulması gerektiği; bu konu tam olarak çözümlenmeden Türkiye’deki kayyum gerçeğinin tam olarak anlaşılamayacağını bu köşede daha önce tartışmıştık.

Kendi tabirleri ile “eski” Türkiye’yi ve onunla birlikte ona hakim vesayetçi anlayışı tasfiye ettiklerini iddia edenlerin yine kendi tabirleri ile “yeni” Türkiye’de eskisine da rahmet okutacak bir vesayetçi anlayışı tesis ettiğini ortaya koymuştuk.

Geçtiğimiz günlerde ömrü bu coğrafyada özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelelerini derin devlet adına provoke etmekle geçmiş Doğu Perinçek’in gazetelere verdiği röportaj, özellikle 2015’den beri yaşanan onca acının, gözyaşının ama daha da önemlisi politik olarak yaşanan alt üst oluşların nedenleri rahatça görülmektedir.

Karanlıklar prensi Perinçek, aslında tek bir cümle ile tüm yaşananları özetlemektedir:

“2014’ten bu yana Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetmiyor. Türkiye Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor.”

Burada Türkiye ile kast edilenin oyları ile AKP’yi seçen Türkiye halkları olduğunu düşünecek kadar saf birisinin olduğunu sanmıyorum. “Türkiye” kuruluşundan beri farklı adlar altında, farklı araçlarla Türkiye’yi gerçekte yöneten, sivil iktidarlar üzerinde her türlü vesayetçi anlayışı kuran derin devlettir.

Şimdi bu sözde bir milat gibi verilen 2014 yılında neler oldu bir hatırlayalım. 2014 başında Türkiye’de adı konulmamış bir darbe yaşandı. AKP ile Cemaat arasında her geçen an daha da keskinleşen iktidar mücadelesi, aralarındaki ittifakın nihai olarak sona ermesiyle sonuçlanmıştı.

Tam da bu anda Ergenekon ve Balyoz davalarında “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırılmış olanlar bir anda cezaevinden çıkartılmıştı. Cezaevinden çıkmış olan bu kişiler, birçoklarının tahminin aksine hükümete bayrak açmak yerine Cemaat’e karşı hükümetin yanında yer almıştı. Böylelikle AKP ve “eski” Türkiye’nin derin güçleri arasında bir ittifak kuruldu: Beyaz Türk Faşizmi ile Yeşil Türk Faşizmi ittifakı.

Bu ittifakın temel direği Kürt karşıtlığıdır; Kürtlerin nerede ve ne şekilde olursa olsun elde ettikleri kazanımların ortadan kaldırılmasıdır. Özünde zaten milliyetçilikten hiçbir zaman arınmamış olan, ideolojik gıdasını tarihsel olarak temel kaygısı her zaman toplumdan çok devleti kurtarmak olmuş olan İslamcılıktan alan AKP, hükümet olmaya devam etme ve yandaşları için kurduğu rant düzeninin sürmesi karşılığında bu ittifaka razı geldi.

Olan çok basit bir değiş tokuştu aslında; oyunu Beyaz Türk Faşizmi yazacak, Yeşil Türk Faşizmi buna aldığı oylara, Erdoğan figürü üzerinden kitlesini manipüle etme gücüne dayanarak toplumsal bir “meşruiyet” sağlayacak, kitlesini dün düşman olarak gördükleri ile ittifaka ikna edecek ve karşılığında hükümette kalmaya ve yandaşlarına rant dağıtmaya devam edecekti.

Diğer bir ifade ile tıpkı eski vesayet günlerinde olduğu gibi, siyaset oldukça dar bir alana sıkıştırılacak, geri kalan konular ise “devlet politikası” denilerek devletin gerçek sahipleri tarafından idare edilecekti.

O tarihten beri Türkiye siyasetinde çok önemli altüst oluşlar yaşandı. Türkiye’de sistem değişti. Fakat en büyük acıların yaşadığı konu kuşkusuz Kürt sorudur. Kürt sorunu İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ile devlet heyeti arasında yürütülen görüşmeler sonrasında çözüm açısından çok önemli bir virajı almıştı.

Fakat Dolmabahçe’de Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununa barışçıl ve adil bir çözüm bulunması noktasında varılan mutabakatın daha mürekkebi kurumadan, bu mutabakat bizzat Erdoğan’ın ağzından inkar edilmişti. Daha düne kadar bizzat taraflarının defalarca dile getirdiği gibi, görüşmede kimin nerede oturacağına bile müdahale eden Erdoğan, ne olmuştu da bir anda tüm bu süreci boşa çıkarmıştı?

Cevap basit; Erdoğan dün nasıl demokrasiye, barışa ve özgürlüklere inandığı için değil sadece pragmatik nedenlerle bir süreç başlatmışsa, bu kez ise varoluşsal nedenlerle Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımamıştı. Girdiği ittifakın doğal sonucu olarak, Kürtler ile barışı değil Kürtler ile savaşı tercih etti ve kurulan masayı devirdi ve çok kısa bir süre içinde de Kürt tarihindeki en kanlı dönemlerden birinin kapısını açtı.

Perinçek verdiği röportajda bu gerçeği de ortaya koymaktadır. Tam da Cizre’de Bodrum vahşetinin yaşandığı günlerde, Kürt şehirlerinin ardı ardına örneğine ancak iki devlet arasındaki bir savaşta görülecek şekilde tanklarla bombalandığı bir süreçte “hayatımın en güzel günlerini yaşıyorum” diyecek kadar gözü dönmüş bir Kürt düşmanı olan Perinçek, aynı röportajda, “dün açılım yapılıyordu, şimdi PKK hendeklere gömülüyor” diyerek aslında, iktidarın tüm yalanlarına, oyunlarına ve dezenformasyonuna karşı, süreci kimin sonlandırdığını, onca acılara yol açan savaşın nasıl başladığını, savaş kararının nasıl alındığını ortaya koymaktadır.

Savaş, Kürtlerin, tüm eksiklerine ve yetmezliklerine rağmen demokratik siyasetin yanlış politikaları yüzünden değil ama bizzat Beyaz Türk Faşizmi ile Yeşil Türk Faşizmi arasında kurulan ittifakın zorunlu bir sonucudur. Kürtler ile savaş olmadan bu ittifak kurulamazdı. Ama paradoksal olarak iki faşizm arasındaki ittifakın varlık nedeni olarak Kürt karşıtlığı aynı zamanda Kürt direnişi ile onların sonunu da hazırlamaktadır.

Yazımızı bu ittifakın zaten ne anlama geldiğini en acı şekilde yaşayarak bilen Kürtlere değil ama bu iktidarı destekleyen ama aynı zamanda içgüdüsel olarak devletin kendisi için ne anlama geldiğini hisseden AKP’lilere dönük bir uyarı ile bitirelim. İttifak kurduğunuz Beyaz Türk Faşizminin tek hedefinin Kürtler ve dostları olduğunu sanmayın. Beyaz Türk Faşizmi ilk fırsat bulduğu anda sizlerin de boğazına sarılmaktan bir an geri durmayacaktır. Şu anda ne kadar geri planda olursa olsun, onların tarihsel olarak, düşünsel olarak Kürtler ile olduğu kadar sizlerle de kapanmamış bir hesabı vardır. “13 Mart 2014 günü Silivri’den çıktığımda ‘Kınından çıkmış kılıç gibiyiz; Türkiye’de cemaatler, tarikatlar temizlenecek’ dedim. Bakın temizleniyor” diyen Perinçek aslında sizleri de uyarmaktadır.

Bizden söylemesi.

Yazarın diğer yazıları