Dersim bir trajedi Erdoğan dönemi başka bir felaket

Erdoğan’ın Kürtlere söyleyeceği söz bitmişti; yeniden konuştu.
“Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbekir’den geçer” sözleri söylenmiş miydi?
Yoksa?
“Kürt sorunu benim de sorunumdur sözleri” telafuz edildi mi?
Yoksa?
Bana göre bu sözleri söylenmemiş kabul edin.
Ve Erdoğan’ın Kürdistan ve Kürtler’i “hedef” alan, ancak onlara “lutuf” cümlelerini, cezaya dönüşecek “tamimnameler” olarak algılayın.
Erdoğan ne kadar konuştu, Kürtler söylenenlere ne kadar gülümseme adettiyseler, öncekinin misli şiddete hedef oldular.
Dersim, Türk ve Kürt kainatının hala hazmedemediği, belki de onyıllar boyu bellekleri altüst edecek bir trajediydi.
Böylece, Erdoğan’ın “özrü” ağızdan çık(ma)mış “sözler”dir.
Buna rağmen, neden yapmış olabilir?
Dersim için yürütülen “Uluslararası Kampanya”ları boşa çıkarmak ve “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi” nezdindeki muhtemel bir davanın gündeme alınmasını ferenlemek için “Dersim’den uzak” diyarlarda “özür” diledi desem?
Çünkü “Özür” bir Ritual‘e bağlı değildi.
Erdoğan Seyid Rıza’nın defnedildiği yere gidip, “Dersimli Rızo”‘nun önünde diz çökmedi.
Ve Mustafa Kemal’in Dersim’deki anıtını söktürüp, yerine Seyid Rıza’nın abidesinin dikilmesi için Dersimlileri “seferber”liğe çağırmadı.
Bu zaten onun işi de olamazdı.
Çünkü “Dersim’den özür dilediği” o saatlerde, Türkiye’de “tek komutan” sayılan Erdoğan’ın siyasi “talimatları” sonucu, Türk ordusunun onlarca kez defedildiği o topraklar, belki de yüzüncü kez Türk askerleri tarafından işgal ediliyordu.
Eskinin bir devamı. Dersim katliamında olanlarla, şimdikiler arasında “resimler” açısından “fark” olsa bile, nitelikte, Kürdistan işgal edilmiyor, Kürtler’in katli eskisi gibi “helal” değil mi?
Cumhuriyet Gezetesi 26 Haziran 1937’de yazmış: “Uçak filolarımız Dersim üzerinde pike bombardımanına devam etmektedir. Kürtler arasında iaşesizlikten sonra cephanesizlik de baş göstermiştir. Teslim alanların üzerinde en çok üç fişek bulunmuştur.” Bu haberden on gün önce 16 Haziran’da aynı gezete” Teyyaresiyle Sabiha Gökçen’in Tunceli’ye muavaffakiyetle akınları devam etmektedir…”
Ve bir Türk askeri anlatıyor: “…iki kızın uçurumdan aşağı atladıklarını gördük… Kartallar gibi uçarak aşağıya doğru gittiler. Bize teslim olmaktansa, bu yolu seçmişlerdi. Kayadan kayaya çarpa çarpa, yüz metre kadar derinliği olan uçurumun dibine çakıldılar.” (alıntılar Seyid Kekil’den)
Bir başka türlü de olsa, tarih tekerrür ediyor:
Şimdilerde Türk filoları Güney Kürdistan’ı bomlalamıyor mu?
Ordular’ın tek hedefi Kürdistan ve namuların ucu Kürtler’i hedeflemiyor mu?
Binlerce BDP’linin hapsedilmesi ile Dersim öncesi ve sonrası kurulan “temerküz kampları” arasında bir fark var mı?
Ama aynı Erdoğan, jenoside uğrayan 1 milyondan fazla Ermeni’den “özür” dilemedi. Onların “şehitler anıtını” ziyaret edip, diz çökmedi. Binlerce Ermeni‘nin kafatasının üstüste yığıldığı herhangi bir fotoğrafın önünde durup, kurbanlar için saygı duruşunda bulunmadı.
Kürdistan meselesine gelince;
Koçgiri, Kemalistler’e karşı ilk başkaldırıydı.
Özrün ilk durağı o olmalıydı.
İkinci durak Şeyh Said ayaklanmasıydı. Coğrafi ve demografik açıdan ayaklanmaların en geniş çaplısıydı. Kürdistan’da en fazla “Kürt” kayıbının verildiği soykırımdı.
Yoksa Erdoğan Dersim’i siyası açıdan, uluslararası alanda yürütülen kampanyalardan dolayı “ekzotik” bulduğu için mi, meseleden “teğet” geçerek, “ucuzdan da bedava” mı kurtulmak istedi?
Eğer Şeyh Said başkaldırısından dolayı “özür” dileseydi, duvarın başına yıkılacağından yola çıktığından dolayı mı, başına en az “bela” alacağı bir “hadise”yi seçti.
Bunu yaptıysa yanılıyor çünkü; Dersim’den ayyuka çıkan kızların çığlıklarının, kolonyal faşizmin siyasi oyunların sahiplerini affedeceği sanmak, “tarihi körlük” olacak; bunu hep birlikte göreceğiz.

Yazarın diğer yazıları